Düğünü de bitirdik sıra gerdekte!

Cumartesi, 10 Temmuz 2010 - 05:00

Yemekteyiz henüz bitmedi. Zaten memlekette yemek bitse de bu programın biteceğini düşünmüyorum. Yemek yerine birbirini yiyen bir sürü insan varmış işte. Meselemiz o değil. Fox TV yeni bir işe başladı. Dört Düğün Bir Balayı gibi ucuz Amerikan komedilerini andıran bir ismi var. İçeriği de öyle. Çakma Yemekteyiz gibi bir şey. Burada da dört ayrı arkadaş birbirlerinin düğünlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Her biri hafta içinde bir gün evleniyor. Düğün törenine katılan diğerleri rakiplerinin bu en mutlu gününü burnundan getiriyor. Hani tam bir düğün hediyesi (!).

Düğün salonlarında geceyi kaydeden kameramanlar vardır ya. Kamera ışığını gören ekstra eğlenir gibi yapar bir anda. Ya da takısını kamera kendisini çekerken cebinden ağır ağır çıkararak takar geline. Bir nevi o hesap bu program da. Kamera düğünü çekerken yarışmadaki rakipler düğüne “şöyle kötü olmuş, böyle yakışmamış” gibi çamur atıp duruyorlar. Limonata zehirlenmesi gibi bir şey yaşıyorlar besbelli. İnsan en mutlu gününü (!) yarışmaya sokup nasıl rezil olduğunu ömür boyu izler mi yahu? Ya da hayatında hiç düğün görmemiş tazeye düğününü kritik ettirir mi? Hakikaten çivisi çıktı ekranın. Düğünlere kadar girmeyi başardı kameralar. Korkarım yakında düğünün hemen sonrasını da yarışlara sokacağız. Bilmiyorum, orada kim verecek/verebilecek performans notlarını? Aşk olsun yani...

Cümbür cemaat gittiler...

Cümbür Cemaat Aile de final yaptı. Bazı diziler vardır, başladığı gibi biter. İzleyici neyi neden izlediğini anlamaz. Ya da dizinin içinden ölümsüz bir karakter çıkaramazlar. Gidenin arkasından konuşmak hiç de hoş değil ama Cümbür Cemaat Aile de bu türden bir diziydi. Muro’nun (Kurtlar Vadisi) yarattığı etkiyle izlenen Mustafa Üstündağ, uzun bir aradan sonra özlem gidermenin iyi geldiği Ahmet Gülhan ve geçmiş bazı dizilerden sentez edilmiş başka karakterler. Cümbür cemaat gelip aynı şekilde de çıktılar yaşamımızdan. “Mesutcuğum aklında kalan ne oldu?” diye sormayın sakın. Aynı soruyu ben de size sorarım, yanıt veremezsiniz sonra vallahi!

Kadınlar futbol yorumlasın...

Kadın spor spikerlerine dikkat ettiniz mi? Ekranda çok önemli bir kalabalık oldular. Daha doğru bir söyleyişle futbol artık onlardan soruluyor. Burcu Esmersoy’la başlayan ve içine bir sürü becerikli ve güzel meslektaşı alan bu süreç dilerim bir şekilde ilk kadın futbol yorumcusunu da kazandırır bize... Biliyorum, daha önce birkaç kez denendi ama unutuldu gitti. Söylemek istediğim o değil. Bu ülkede futbolla sıradan bir loto oyuncusunun çok daha üstünde bir ilgiyle haşır neşir olan ünlü kadınlarımız var. Mesela onlardan bir yorum ekibi çıkarılabilir. Bunu ilk kim yapacak bilmiyorum ama başlangıçta risk olarak görünen bu iş sona doğru kazancın en büyüğü olmazsa bırakırım bu işi...

Ömer Üründül’e ne oldu?

Ekranda kocaman bir Ömer Üründül fotoğrafı, masada Hakan Şükür, Emre Belözoğlu ve bir spor spikerini Üründül ile anılarını anlatırken görünce ödüm patladı. Allah uzun ömür versin, Ömer ağabeye bir şey oldu sandım. Değilmiş. Daha doğrusu TRT, hakkında bir dolu eleştiri yapılan Ömer Üründül için bir karşı propaganda programı yapmış aklınca. Ama ilginçtir ki Ömer ağabeyin kendisini konuşturmak gelmemiş kimsenin aklına. Kupayı şu ya da bu şekilde TRT ekranında izledik. Ömer ağabeyin maç yorumları hakkında herkesin şöyle ya da böyle yorumları oldu. Kimileri onu yerin dibine sokarken, kimileri de benim gibi işin mavrasına bakıp; “Kupayı Ömer Üründül aldı” diyerek gülmeyi tercih etti. Ama TRT ekranında o akşam yapılan yorumları izlerken sanki Üründül, toplu bir linç kampanyasının kurbanı olmuş da artık konuşacak imkan bulamayacakmış gibi hissetim kendimi. Bir inceden kıskançlık da sezmedim değil hani. “Biz de o kadar çabaladık ama herkes Ömer ağabeyi konuşuyor” cinsinden bir kıskançlıktan bahsediyorum. Kendi adıma çok gereksiz buldum bu işi. Futbol gibi futbol ekranı yapmak da takım işi. Kaptanın isminin öne çıkması takımı yok saymamıza neden değil ki. Elbette yok sayılacak işler yapılmadıysa tabii...

Kanıt’ın kanıtlayabilecekleri...

Kanıt önceki akşam Kanal D ekranında izleyicisiyle buluştu. Yarı drama yarı da belgesel tadında dizinin ilk bölümünü izleyince dünyaca ünlü polisiye “CSI” geldi aklıma... İzlediğim haliyle Kanıt, CSI İstanbul tadında bir diziydi. Adli Tıp profesörü Sevil Atasoy’un anlatımıyla ekrana gelen hikaye bir yasak aşkın cinayete dönüşmesini özetliyordu. Zamanında polisiye yazarlarının “Bizden seri katil çıkmaz” diyerek içimizdeki hayvanı hafife aldığını hatırlıyorum. Yanlış... O hikayeyi izlerken gördüm ki bizden seri halde “seri katil çıkabilir” hatta üstüne bunun serisi (dizisi) de yapılabilirdi. Yapıldı da işte. Ancak ne kadar zeka barındırsa da her cinayet arkasında izlerini bırakıyordu. Ya da her cinayetin izini süren zekalar da vardı. Kanıt’ı izlerken bizdeki suç ve ceza teknolojisinin ne kadar ilerlemiş olduğunu gördüm. Bir yandan da korktum. Öyle ya, ister misin bizim katil potansiyeli diziyi izleyip dikkati maksimum seviyeye çıkarsın... Yok, elbette şaka tabii. Dizi izleyip orada anlatılanlara göre cinayet işlemek isteyen bir dangalak, dizinin henüz ikinci bölümü bitmeden yakayı ele verirdi. Tabi bu benim düşüncem. Bana göre Kanıt içinde çok miktarda caydırıcılık barındıran bir dizi. Ama kimine göre de teşvik edici olabilir. Siz siz olun içinizdeki hayvana her daim “çüş” demeye çalışın. Yoksa şu ya da bu şekilde yakayı ele vereceğiniz işlere imza atıp 15 dakikalığına ünlü olabilirsiniz ...