Düğününe çağırsa da gitmem!

a
a
Cumartesi, 25 Eylül 2010 - 05:00

Polat Alemdar’ın dönüşü muhteşem oldu. Geçtiğimiz haftalarda 4 polisimizin şehit olduğu Hatay- Dörtyol saldırısını İsraillilerin gerçekleştirdiğini öğrendik...

Sonra Polat Alemdar ve arkadaşları yanılmıyorsam İncirlik’teki Amerikan üssüne “bir arkadaşımıza bakıp çıkacaktık” tadında girdiler...

Mümkündür, Polat can düşmanı Aron Feller’i o üsten çıkarırken hayatta kalan Amerikan askerlerine de “Bakın arkadaşımızı bulduk” filan diyecektir...

[[HAFTAYA]]

Polat’ın uzun ince bir rüya aleminde yürürken resmedildiği dizinin başlangıcı için ise bir inceden “Sırlar Kapısı” çalışması demek geldi içimden. Atv’den sonraki muhtemel adresi (Kanal 7 ya da STV) belli eden bir girizgahtı ki, bayıldım vallahi...

Peki izlenmedi mi? Çok izlendi. Kurtlar Vadisi Pusu’nun peşinde sürüklediği büyük bir kitlesi var. Adres değişse de onlar hep aynı kalıyor... Olan gidene oluyor; Ebru Alemdar gibi. Onun esamesi bile okunmadı bu bölümde ya; Polat ağabey bir daha da evlenirsen “sakın çağırma nikahına beni” diyorum...

Haluk gerçek bir kız babası!

Sezon hızlı başlayınca gözden kaçırdıklarımızın sayısı da çoğaldı. “Çocuklar Duymasın”a (atv) bir inceden göz attım... Dizinin ekseni Haluk’un giderek “çıldırma” boyutuna varan performansı etrafında sabitlenmiş. Kızı (Hayal Kahraman Özalp) evlenmek istediğini açıkladığı anda Haluk’un attığı o bakışı yadırgayabilecek kaç kız çocuğu babası vardır, emin değilim...

Ekranda açık öğretim derslerini andıran diyalogların arasında en gerçekçi andır o. Bravo diyorum Tamer Karadağlı’ya...

Ve Uyan Türkiye başlıyor!

Azıcık kişisel reklamın ayıbı olmaz. Çok soranı vardı; “Uyan Türkiye ne zaman yayında olacak?” diye çok merak edeni vardı. Bugün yayında, yarın da... Bundan böyle “hafta sonu her gün” Star ekranındayız. Sabah 07.45 ile 09.30 arası. Yedinci sezona girdik ki, Lost bile bu kadarını yapamamıştı azizim. Hahahah!

Tren kaçıyor mu?

İsmi son olarak Karadağlar olarak belirlenen Karamazov Kardeşler uyarlaması dizinin çekimleri tüm hızıyla sürüyor... Büyük oyuncu Erdal Özyağcılar’ın bu diziye müthiş özen gösterdiğini de biliyorum. Ama bir an önce ekrana gelmezse sanki “treni kaçıracakmış” gibi bir his uyandı bende... Hâlâ oyuncu takviyesinin yapılıyor oluşu, sezona çok hızlı giren diziler arasında kendine pazar bulabilmesini zorlaştıracak Karadağlar’ın... Dilerim daha fazla beklemek zorunda kalmayız diziyi. Kaldı ki şimdilik bekleyen biz TV eleştirmenleriyiz. İzleyicinin böyle bir merakı var mı; emin değilim!

Yılın kötü kadını da belli oldu!

‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ bunu çok yakında anlayacağız. Daha ilk bölümüne RTÜK uyarısı verildi. Nedeni, tecavüz sahnelerinin toplumsal ruh sağlığını bozması filan... Aynı ruh sağlığı bu ülkede çocukların ırzına geçildiği zaman bu denli hassasiyetle çalışıyor mu; çok emin değilim... Bu dizi daha birçok tekere çomak sokacak. Tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüleriyle evlendirilmeleri gibi büyük bir tekere mesela. Orada da toplumsal vicdanın gaza gelmesini diliyorum. (Allah’ım adaleti dizilerde mi arıyoruz artık?) Neyse... Dizinin ikinci bölümü en az ilk bölümü kadar tedirgin ediciydi. Mesela Fatmagül’ün müstakbel kaynanasının durumu öğrenince gelini için değil, bizzat oğlu için üzülmesi. Hiç yabancılık çekmedim izlerken; öyle bir ikiyüzlülük de var hayatımızın her anında... Ama doğrularımız da var. Sumru Yavrucuk’un oynadığı Ebe Nine karakterindeki gibi vicdan sahipleri de yaşıyor bizlerin içinde bir yerlerde. Denge unsuru da budur sanırım... Ve Fatmagül’ün yengesi Mukaddes’i oynayan Esra Dermancıoğlu’na bakalım bir de. Bana göre ekranlarda bu sezonun kötü kadını odur artık. Tartışma götürmez...

İstanbul sahnelerinde sıkıntı var!

Ve Türkan. Uzun zamandır başlamasını bekliyorduk. Önceki akşam Kanal D ekranındaki yerini aldı. Gerçek bir hayat hikayesi (Prof. Dr. Türkan Saylan)  “yerinde” dizisi olmasını bekliyorum Türkan’ın. Pınar Öğün başrolün hakkını bu gerçeklikten hareketle fazlasıyla verdi ilk bölümde... Ayşe Kulin’in romanlarını daha önce de diziye (Köprü/Vali) çekmiş yapımcısına bir küçük not düşelim. Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin sanat yönetmeninden bir ince destek alınsa iyi olur. Orada yaratılan atmosferde tüm detaylar 1967 yılını veriyor bize ekrandan çünkü... Oysa bu dizide anlatılan Saylan’ın gençliğindeki İstanbul’un şimdiki İstanbul’la uzak veya yakın ilgisi yoktur hani. Bazı sahneler fazlasıyla günümüze aitti; benden uyarması!