Dünyayı dolaştılar İstanbul'a gelip yaşamayı seçtiler

Pazar, 01 Ağustos 2010 - 05:00

Dünyayı dolaştılar İstanbul'a gelip yaşamayı seçtiler

Lucy Bosscher baba tarafından İranlı, anne tarafından Polonyalı. Ancak Hollanda vatandaşı. Dünyanın dört bir yanını gezmiş. Rusya, Tacikistan, Güney Afrika, Tayland, Fransa’da da yaşamış. Tercümanlık yaptığı yıllarda Türkiye’ye gelmiş ve aşık olmuş... Hayatının aşkı Hollandalı Robert’le de Türkiye’de tanışmış. Dünyanın hiçbir yeri onu burası kadar etkilememiş. Çocukları Leon ve Juliette’in bir yaz tatili için geldiği İstanbul’a hayran kalmasıyla da İstanbul’da yaşamaya karar vermişler. Hatta tek kelime Tükçe bilmeden. Lucy ve Robert’in çocukları şimdi Fransız okulunda okuyor. Lucy, Luci’deMila isimli markasıyla kişiye özel lüks çantalar tasarlıyor. İlk müşterisiyse Marshall Boya’nın Genel Müdürü Dick Velings ve eşi. Luci’nin fiyatını sır gibi sakladığı çantalar en az bin 3 yüz Euro’dan başlıyor. Luci’deMila çantalarını yakında Nişantaşı’nda tasarım kıyafetler satan Kampanya62’de bulabilirsiniz.

Merve Özaytekin

mozaytekin@posta.com.tr

Sizin hikayeniz nerede başlıyor?

Tarih profesörü olan Babam İranlı. İran’dan Belarus’a göç etmiş. Doktor olan annemse Polonyalı. Ben de 1962 yılında Beyaz Rusya’da doğdum.

Annenizle babanızın tanışma hikayesi ne?

Babam bir gün hastalanmış ve hastaneye gitmiş. Annem de o zamanlar hastanede staj yapıyormuş. Babamla annem birbirlerine ilk bakışta aşık olmuşlar. Anneannem evlenmelerine karşı çıkmış ama buna rağmen evlenmişler.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Zor bir çocukluk geçirdim. Babam İranlı olduğu için esmer bir adamdı. Ben de ona çekmişim. Belarus’ta herkes sarışın ve açık tenli. Okul yıllarında herkes bana bakar ve “Bu nereli acaba?” derdi. Çocuklar acımasız olur ya, dış görünümümden dolayı hep beni dışladılar. Babamsa “Sabret kızım, senin hayatın değişecek” derdi. Okulda çok başarılı olmama rağmen hep üzerimde baskı hissettim.

Evde hangi kültür hakimdi?

Hem Farsça hem de Ruşça konuşulurdu evde. Babam hep İran tarihini ve hikayelerini anlatıyordu. İskender ile Roksana’nın aşkını çok severdim. Leyla ile Mecnun’u anlatırdı. O yıllarda ekmek bile bulmak çok zordu. Ona rağmen müzeye ve bale seyretmeye gidiyorduk.

Kaç yaşına kadar Beyaz Rusya’da kaldınız?

23 yaşına kadar. Üniversitede Fransızca, İngilizce ve Rusça dil bilim okudum. Biliyorsunuz, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kuzey İran’ın da bulunduğu Orta Asya cumhuriyetleri bağımsızlığını kazandı. Ben de kimliğimi araştırmaya ve böylece Orta Asya’ya ilgi duymaya başladım. Tarih kitaplarını karıştırıyordum. Özellikle Orta Asya’nın en eski yerleşim bölgeleri olan Semerkant ve Buhara çok enteresan geliyordu. Sonunda Tacikistan’da Orta Asya’ya kültür turları düzenleyen bir şirkete girdim.

Sonra?

4 sene Tacikistan’da yaşadım. Tacikistan’da yaşarken ülkenin ilk cumhurbaşkanının Kahror Makhamov tercümanı oldum. Bu arada babam Bahai dinine mensup. Hindistan’da da büyük bir Bahai camiası var. Onlar pek çok sosyal sorumluluk projesi yapıyordu. Ben de o yıllarda dünyayı kurtarmak, barış için çalışmak istiyordum. Bahailer’in projelerinde yer aldım. Hindistan’daki Bahaileri kalkındırmaya çalıştım. Özellikle kadınları bilgilendirme çalışmalarına katıldım. Üç sene boyunca da Hindistan’da kaldım.

Türkiye’ye gelme hikayeniz ne?

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yıkılınca Türkler sıkça Orta Asya cumhuriyetlerine geliyordu. O ülkeleri kalkındırmak için çalışmalar yapıyorlardı. Tacikistan’dayken Türkiye Tarımsal Kalkındırma Vakfı’ndan Altan Ünver’le tanıştım. Hindistan’da yaşarken “Türkiye’de yaşamak ve bizimle çalışmak istemez misiniz?” dedi ve 1992’de Ankara’ya geldim. Türkiye Kalkınma Vakfı’nda proje danışmanı olarak çalışmaya başladım. Aynı zamanda serbest tercüman oldum. İstanbul ve Ankara’daki büyük konferanslarda İngilizce, Fransızca, Rusça çeviriler yapıyordum.

Türkiye’de nasıl bir hayat başladı?

Türkler’i ve Ankara’yı çok sevdim. Türkçe öğrendim. 1995 yılında da bir davette Hollandalı olan eşimle tanıştım. 6 ay içinde evlendik. İki sene sonra da biri kız biri erkek ikiz çocuklarımız oldu.

Eşiniz Türkiye’de ne yapıyordu?

Hollanda Büyükelçiliği’nde müsteşardı. Çocuklar 5 aylıkken eşimin tayini Tayland’a çıktı. Orada da 4 sene yaşadım. Çok çok iyi seneler geçirdik. Ben Bangkok’ta Birleşmiş Milletler’de simültane tercüman olarak çalıştım. Ardından da eşimin tayini büyükelçi olarak Saraybosna’ya çıktı.

Siz anlaşılan doğduğunuzdan beri göçebe bir hayat yaşamışsınız...

Evet.Tam bir yere alışırken ayrılmak zorunda kaldık. Ama ben de uğraşacak işler edindim. Tayland’da taşları ve kuyumculuğu öğrendim. Bosna Hersek’te Boşnakça öğrendim. Tasarıma olan ilgim Bosna’da da devam etsin istedim ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki gençlerle konuştum. Aklıma onlar için bir marka yapmak geldi ve ‘No big names’ adında, tasarımcılara promosyon yapmak üzere bir ajans kurdum. Konsolos eşlerine ‘Fashion without borders’ adlı bir defile yaptık. Herkes çok beğendi ama buradaki macera da bu kadarmış, eşimin tayini bu sefer de Afrika’ya çıktı.

Nereye gittiniz Afrika’da?

Cape Town’a. Modayla yakınlaşmam değişik kültürlerde yaşamam vizyonumu genişletti. Orada da moda danışmanlığı yaptım. Bir tatilim sırasında orada özel bir devekuşu çiftliğine gittim. Afrika’da devekuşu, krokodil gibi egzotik denilen derileri keşfettim. Oradan aldığım derilerle aklıma çanta yapmak geldi. Michael Kors, Marc Jacobs’a çanta yapan, çalışanların hepsinin Müslüman kadınlar olduğu atölyeyi buldum. Luci’deMila adındaki kendi çanta markamı yarattım. Cape Town’da bir showroomda çantalarımı satışa çıkardım. Ama buradaki maceranın da sonu geldi.

Bu sefer nereye?

Artık eşimin emekli olma zamanı geldi. Ama nerede yaşayacağımızı bilmiyorduk. Fransa’nın Normandi bölgesinde Deauville’de bir yazlık evimiz vardı. Yazları tatil yaparız diye satın almıştık. Oranın yaşamak için uygun olmadığını gördük. Çocuklarımız orayı pek sevmedi. Eşim de anavatanı Hollanda’ya geri dönmek istemedi. Geçen yaz İstanbul’a tatile geldik. Çocuklarım artık 12 yaşındaydı ve kendi seçimlerini kendileri yapmak istedi. İstanbul’a gelince “Buraya bayıldık” dediler. Hemen bir Fransız okulu var mı diye araştırdım. İstemediğim kadar çok varmış. Ve Pierre Loti’ye çocukları verdik.

Onlar Türkçe’yi nasıl hallettiler?

Hemen öğrendiler. Beni Recep İbedik’e (Recep İvedik demek istiyor) bile götürdüler.

Burada nasıl bir hayat kurdunuz?

Cihangir’de yaşadık. Ancak çocukların okulu Tarabya’da olunca oraya taşındık. Burada ilk kez protokol baskısından uzak bir hayat yaşıyoruz. Eskiden benimle herkes büyükelçi eşi diye tanışmak istiyordu. Artık kendi arkadaşlarımla istediğim gibi görüşüyorum. Eşim de İstanbul’u çok seviyor. Şu an o da çok iyi Türkçe konuşuyor.

Zorluk çekmiyor musunuz?

Kesinlikle hayır. Buradaki herkes çok sıcakkanlı. Ama hep şikayet ediyorlar. ‘Devlet işleri çok ağır işliyor, işimizi halledemiyoruz’ diyorlar. Bence öyle değil. Hatta bürokrasi burada çok gelişmiş. Nüfus cüzdanında yazan numarayı veriyorsun, her işin halloluyor.

İstanbul’da en çok ne yapmayı seviyorsunuz?

Sahilde yürüyüş yapmayı. Arkadaşlarımla buluşup çay içmeyi ve sohbet etmeyi. Bir de Mısır Çarşısı’ndan baharat almayı...

İstanbul’un en çok neyi cezbediyor?

İstanbul’da birçok kimlik var. Ve insanlar sürekli hareket halinde... Tarihin ve genç enerjinin bir arada olması beni cezbediyor.

Bu şehirde en çok neyi yadırgıyorsunuz?

Çılgınca araba kullananları!

Çocuklarınız en çok ne de zorluk çekiyor?

Hiç zorluk yaşamıyorlar. Değişik ülkelerde yaşamaya doğduklarından beri alışıklar.

Çanta tasarlamaya neden başladınız?

Dünyanın her yerini dolaştım. Ama hem şık hem de işlevsel bir çanta bulamadım. En sonunda kendi çantamı yapmaya karar verdim.

Sizin çantalarınızın özelliği ne?

Dünya gittikçe globalleşiyor ve herkes üzerinde aynı markayı taşıyor. Ama şimdiki trend ‘kişiye özel lüks’. Bu çantalar da çok özel. Devekuşunun sadece göbek kısmında bulunan bir deriden yapılıyor.

Sadece derisi için mi çantanız alınıyor?

Hayır. Çok işlevsel. Her çantanın içinde kendi pasaportu ve hikayesini el yazısıyla anlattığım bir yazı var. Bu da çantayı elbette özel kılıyor. Çantanın sadece kendisinde olmasını isteyenlerle de önce konuşup sonra çantayı tasarlıyorum.

Türkiye’de ilk sipariş kimden geldi?

Marshall Boya’nın Genel Müdürü Dick Velings’ten. Renkleri çok iyi anlıyor. Kendisine kahverengi, astarı da narenciye rengi olan bir çanta tasarlamamı istedi. Eşi için de Boğaz’ın renginde mavi bir gece çantası...

Dick Velings’in çantasının fiyatı ne?

Fiyatını tam olarak söyleyemem. Ama erkek çantalarının fiyatı en az 2 bin 5 yüz Euro’dan başlıyor. Gece çantaları da bin 3 yüz Euro. Bu çantalar o kadar dayanıklı ki 30 yıl kullanabilirsiniz. O yüzden modelleri de zamansız yaptım. 3 çeşit çantam var. Du matin au soir yani sabahtan akşama kadar kullanabileceğiniz büyük çantalar. Sortir dışarı çıkarken kullandığınız kullanışlı çantalar. Passage en premier ise daha büyük, iş çantaları.

Hayvan derisi kullanmanız hayvanseverleri kızdırmıyor mu?

Derileri aldığım devekuşu çiftliği kolesterolsüz olduğu için devekuşu yumurtasını ve etini Amerika’ya yolluyor. Güney Afrika’da üretilen bu derilerin hepsi ‘Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitkilerin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme’ güvencesi altında. O yüzden problem yok!

Türkiye’de hangi mağazada sizin tasarımlarınızı bulabiliriz, sizinle nasıl iletişime geçebiliriz?

Nişantaşı’nda tasarım ürünler satan Kampanya62 adlı mağazada yakında bir köşem olacak. Ürünlerime ve bana oradan ulaşılabilecek.