'Dünyayı gezen serseri diye ailem eşimi istemedi'

a
a
Pazar, 27 Şubat 2011 - 05:00


'Dünyayı gezen serseri diye ailem eşimi istemedi'

Hakan Öge, Mardek isimli teknesiyle bundan 6 yıl önce tek başına dünya turuna çıktı. Macellan’ın geçtiği Horn Burnu’nu dolaşan ilk Türk oldu. Ancak onun hayatını masalsı yapan yalnız bu kısmı değildi. Dünya turuna çıktıktan 7 ay sonra Sophie adındaki hayat arkadaşıyla okyanusun göbeğinde tanıştı; Pasifik’in ortasında evlendi! Yaşamak için yine maviliklerin ortasını seçti Hakan ve Sophie Öge çifti. Bugün Heybeliada’da yaşayan Ögeler: “Bunca yıl okyanusta yaşayınca insan stresten uzak kalmak istiyor. Yine denizin ortasında olmak istedik ve Heybeliada’daki bu Rum evine taşındık. Evimizde televizyon bile yok.” diyor. Hakan ve Sophie Öge’nin şimdiki en büyük hayali yapılmakta olan alüminyum tekneleriyle Kutuplar turuna çıkmak...

Merve Özaytekin

mozaytekin@posta.com.tr

Hakan Öge ismine internetten baktımızda ‘Türk doğa sporcusu ve denizcisi’ yazıyor. Aslında siz diş hekimisiniz. Spor hayatı ne zaman başladı?

Ordu’da doğdum. Evimiz deniz kıyısındaydı, arkamızda dağdı. Çocukluğum sokakta, doğayla içiçe geçti. Spor hayatım da bu ortamda bisikletle başladı. 15 yaşlarında halka açık bir bisiklet yarışmasında birinci oldum. O günden beri de spordan kopamadım.

Diş hekimi olmaya nasıl karar verdiniz?

Babam Ayhan Öge diş hekimiydi. Bir de Ordu’da da 2 sineması vardı. Ben de kameralara, fotoğraf makinelerine çok düşkündüm. Dağlara gider fotoğraf çekerdim. İstanbul’a yerleşince Saint Joseph Fransız Lisesi’ne gidiyordum. Okulda herkes mühendis, turizmci olmak isterdi. Bense meslek olarak babama jest olsun diye diş hekimliğini seçtim. Ama aklım sporda ve fotoğrafçılıktaydı.

Atlas Dergisi’ne nasıl girdiniz?

Üniversitede dağcılıkla fotoğrafçılığı birleştirdim. Çocukluğumdan beri National Geographic’i takip ediyordum. Atlas diye bir dergi kurulacağını duyunca hemen başvurdum. Benimle ve fotoğraflarıma çok ilgilendiler. Benim de diş hekimliği dışında fotoğraf ve dergicilik hayatım başlamış oldu, adeta zehirlendim!

Kendinizi o yaşlarda sıradışı, çılgın görüyor musunuz?

Görmüyordum. Yabancı dilim olduğu için yurt dışını yakından takip ediyordum. Yurt dışındaki yaşıtlarım benim gibiydi. Ama Türkiye’de elbette maceracı yönümle sivrildim. Belki de kimse olmadığı için...

Atlas’a fotoğraf çekerken diş hekimliğine de yetişebiliyor muydunuz?

Yetişiyordum ama hobimi mesleğe dönüştürmem için şöyle bir şey oldu. Atlas’a fotoğraf çekerken yamaç paraşütüyle uçmaya başladım. Baktım bunun bir de motorlu versiyonu var, adı paramotor. O güzel doğa görüntülerini yakalamak için helikoptere çok para dökmek gerekmiyor. Atlas’la bunu paylaştım. Bayıldılar fikre. Atlas’taki şartlar ilerleyince diş hekimliğine de ara vermek istedim. Zaten muayenehane var, istediğim zaman dönerim dedim.

Dünya turuna çıktığınız Mardek adlı teknenizi yapmaya nasıl karar verdiniz?

Tekne çocukluk hayalimdi. Sadun Boro’dan çok etkilenmiştim. Atlas’ta çalışırken arkadaşımın tersanesinde teknemi yapmaya başladık. Ancak tekneyi suya indirince kaza geçirdim. Ayağımı kırdım. Kırık ayakla fotoğraf çekemeyince muaynehaneye döndüm. İyileşince Atlas’a destek olmasını ve dünya turu yapmak istediğimi söyledim.

Tek başına tekneyle dünya turuna çıkmak cesaret ister. Psikolojik olarak bu bir kaçış mıydı?

Belki de... Çünkü o sırada evliliğim bitmişti. Orta yaş sendromundaydım. Tam zevk aldığım işi yapıyordum ki kaza geçirdim, zorunluluktan diş hekimliğine döndüm. Ciddi bir hayat değişikliği yapmak istiyordum. Atlas da önerimi kabul edince, destek olunca kendimden emin oldum.

Dünya turunda çıktığınızda ne hissettiniz?

Kahraman gibi mi yoksa yalnızlık mı çöktü? Türkiye’den çıkarken bana kahraman muammelesi yapıldı. ‘Delisin’ dendi. Ama yollarda benim gibi tek birçok kişi gördüm. Meğer Türkiye’de dünya turu abartılıyormuş! 70 yaşındaki bir adam bile emekliliğinde eşiyle dünya turu yapabiliyormuş. Yalnızlık konusuna gelince... Seyir yaparken problem yok ama limanlarda yabancılık, yalnızlık çöküyor.

Halbuki çok sosyal gibi duruyorsunuz...

Hiç öyle değilim işte... Asosyalim. Gidip insanlarla kaynaşamam. Hep zamana ihtiyacım vardır. Limanlarda yalnız başına bu maceranın yapılamayacağını anlıyordum. Hep içimden ‘ileride bu işi sevdiğimle yapacağım’ diyordum.

Sophie’yle yalnızlığınızın neresinde tanıştınız?

İlk Sophie’yle değil, ailesiyle tanıştım. Yeşil Burun Adaları’na tekneyi demirledim. Katamaranla dünyayı gezen Belçikalı Catherine ve eşiyle tanıştım. Catherine’in kardeşinin de onlara katılacağını söylediler. Tanıştıktan iki gün sonra kardeşi Sophie geldi. 

İlk görüşte aşk mı?

Catherine 50 yaşlarında bir kadındı. ‘Kardeşi de onun yaşlarındadır’ diyordum. Catherine diş hekimi olduğumu bilmediği için ‘kardeşim de senin gibi fotoğrafçı’ diyordu. 33 yaşında çok güzel bir kız olan Sophie’yi görür görmez çok etkilendim. ‘Fıstık gibi kızmış’ dedim...

Sophie sizin hakkınızda ne biliyormuş?

Catherine onu sizin için çağırmış olmasın? Yok zaten gelecekti. Ama Catherine Sophie’ye ‘Seni biriyle tanıştıracağım’ diyerek çıtlatmış. Sophie pek ilgilenmemiş. Catherine beni yemeğe davet edince tanıştık ve çok iyi anlaştık. Birkaç gün içinde ilişki gelişti. 10 günü birlikte geçirdik.

Ayrılma vakti ne zaman geldi? Kim kimi bıraktı?

Ben onları bırakmak zorundaydım. Sponsor bekliyor, gezmem gerek. ‘Okyanusu geçince Martinik Adası’nda tekrar buluşalım’ dedik. Seyir halinde hep yazıştık. Onlar benden bir gün sonra yola çıktı, aramızda birkaç yüz mil var, rotamız farklı. Birlikte yol alamadık. Ama kısmet, kader... Her şey bambaşka gelişti. Bir akşam uyuyamıyorum. Okyanusta kimse yok. Bir sallantıyla uyandım. “Ben Mardek” diye anons yaptım. Meğer Sophie’lerin teknesi yanımdaymış.

Sonra?

Şaşırdık. “Sabah olunca ben size kahvaltıya geleyim” dedim. Ama sabah çok rüzgar vardı. “Tekneyi okyanusun ortasında bırakıp gelemem, siz bana Sophie’yi yollayın” dedim. Şişme botla, arada iple Sophie’yi bana yolladılar, kucaklaştık. 10 dakika geçti, “Onlar 2 kişi bense tek başınayım. Sophie’yi hiç bırakmak istemiyorum” dedim. Sophie “Ben de seni bırakmak istemiyorum” dedi. Ve kalış o kalış! Sophie’yle birlikte yola devam ettik.

Tek başına yola devam edemeyeceğinizi duyunca Atlas ne dedi?

Hemen telefon açtım. “İsterseniz projeyi hemen bitirelim” dedim. Özcan Yüksek Atlas’ın Genel Yayın Yönetmeni “Oğlum asıl haber bu; Atlas’ta kullanalım bunu” dedi. Toplam proje 2 yıldı. 3 yıla çıkardık. Biraz daha heyecanlı hale getirmek için rotayı değiştirdik. Panama Kanalı’ndan geçen ilk Türk teknesi olalım dedik. Panama’nın hava şartları kötüdür, az insan vardır. Panama Kanalı’ndan Pasifik’e geçerek heyecanlı bir rota izledik. 3 yılın 2 buçuk yılını da Sophie’yle tamamlamış olduk.

İlişkinin ilk sınavı nasıl oldu?

İki gün sonra hava kötüledi. 1 hafta boyunca o havayla mücadele ettik. Yelkenin bir parçası kırıldı. Çok aşığız biribirimize, atlattık. Ama o maceralı bölüme gelince daha da ağır geçti. İki ay rüzgara karşı gitmemiz gerekti. Ciddi yorucuydu. Sophie ağlama krizi geçirdi. Bıkkınlık ve yorgunluk çöktü üstüne. Ben de sorumluluk almıştım. Hem mutluyum hem de “keşke almasaydım” diyorum. O yüzden Sophie’yi son 1 ay Belçika’ya yolladım. Bir yandan da özledim. 

Ölümle burun buruna geldiniz mi?

Ölümle burun burununa gelmeyi de Pasifik’te yaşadık. Samua’dan çıktık, 1 haftalık bir yol kat etmemiz gerekiyordu. Çok sert bir hava vardı. Kaçacağımız yer yok. Büyük dalgalarla sert havayla mücadele ettik. Hep takla atma korkusu vardı. Yelkenimiz suya girip çıkıyordu. Sophie bana “Varacak mıyız?” diye sorduğunda, “Bilmiyorum” diye yanıtladım. Çünkü hayatta kalamayız sanıyorduk.

O an ve sonrasında ne oluyor?

Dua mı ediyorsunuz, kurtulduktan sonra şükrediyor musunuz? Dua edemiyorsunuz. Yaşamak için büyük mücadeledesiniz çünkü. Ama öyle bir durumdan kurtulunca insanın kendine güveni geliyor.

Okyanusta hayat nasıl?

Ölümle yaşam arasında neyi tattınız? Çok enteresan. Doğanın ritmiyle yaşıyorsun bir kere. Saatlerle değil, mevsimlere göre plan yapıyorsun. Hep havadurumu takip ediliyor. Ölümle burun buruna geldiğimde de şunu hissettim. Karada yaşanan en büyük stres bile aslında doğal olmayan sıkıntılar. İflas etseniz de ucunda ölüm yok. Ama doğada hayatta kalma içgüdüsü gerçek. Orada kaybederseniz ölüyorsunuz, başka yolu yok.

Evlenmeye nasıl karar verdiniz?

Başbaşa birbirinizi hiç yemediniz mi? Tartışmadık pek. Baktık tartışmasız 1 sene geçti “Evlenelim biz en iyisi bu bir işaret” dedik. Dönmeyi beklemeden, Pasifik’in ortasındaki Tuamotu Adaları’nda okyanus ortasında yüzüklerimizi geçirdik. Etrafta hiçbir şey yoktu. Kaptanın nikah kıyamaya hakkı var derler ya. Ben kaptandım, şahitlerimiz de balıklar oldu. İlginç olan okyanusta tarihle ilgilenmediğimiz için hatırlamıyoruz. 21 Haziran civarıydı diyoruz. Gerçek nikahı ise dönünce Belçika’da yaptık.

Dönüşte ne hissettiniz?

3 yıl okyanusta yaşadıktan sonra karaya çıkmak nasıl bir his? İnsanlara dışarıdan bakıyormuşum gibi hissettik. Panik, korku herkeste var. Vapur kaçırılıyor insanlar stres yapıyorlar, biz anlam veremiyorduk. Düşünsenize 3 yıl insanlarla kontağımız kopmuş neredeyse. İnsanlar birbirine yalan söylüyor, şaşırdık. Sonra nereye gideceğimize karar veremedik. Türkiye’de herkesin yaşadığı problemler bizim de başımıza geldi. Bir süre hep trafikten kaçmak için bisiklete bindik, daha yeni araba aldık.

Tavsiye eder misiniz dünya turunu?

Dünya turunu tamamlayınca birçok kişi çektiği ızdırabı unutur. Okyanus geçmek öyle kolay değildir, çok sevmek ve kafayı takmak gerekir. Yazılan kitaplar insanları teşvik ediyor. Yaşadıkları zorlukları insanlar herhalde unutuyorlar ve yazmıyorlar. Biz döndükten sonra ‘Macellan’ın izinde Mardek’in Seyir Defteri’ ve ‘Duygulara Akmak, Mardek´in Dünya Turu’ diye iki kitap yazdık. Kitapların yarısı çok güzel şeyden bahsediyor, yarısıda çektiğimiz ızdıraptan. “Gerçekler budur” diyoruz!

Bundan sonraki hayaliniz?

15 metrelik alüminyum bir tekneyle Kutuplar’a gitmek istiyoruz. Marmaris Yat Marin Sponsorluğu’nda teknemiz yapılıyor. Bunun dışında 47 yaşına geldim zaten. İleriki günlerde ya Kapadokya ya Belçika ya da Fransa’da geniş arazisi olan bir yerde yaşamak istiyoruz.

‘TÜRKİYE’YE ALIŞMAKTA ÇOK ZORLANDIM...’

Hakan Öge’yle tanışmadan önce siz ne yapıyordunuz?

Belçika’nın Anvers şehrinde doğdum. Bir fotoğraf ajansı için yarı zamanlı fotoğrafçılık yapıyordum. Zaten hiçbir yere kendimi bağlayamıyordum. Öyle ki, iş yaptığım yerle kontratım bile yoktu. Hep, “bir gün bir şey olacak ve hayatım değişecek” diyordum. Ablam Catherine’in eşi beni yanlarına çağırınca, gitmek istedim. Giderken içimi tarifi imkansız bir heyecan kapladı. Belliydi, bir şey olacaktı, ve benim hayatım kökten değişecekti.

Ne güzel anlatıyorsunuz. Sanki yola Hakan Öge’yi bulmaya çıkmışsınız?

Evet... Hakan’la kalmaya karar verdiğim gün patronumu aradım. Kontratım olmamasına rağmen bir daha gelemeyeceğimi söyledim. Doğduğumdan beri bu macerayı beklediğimi anladım. Hakan’la karşılaşacağım varmış.

Türkiye’ye alışmak nasıldı?

Çook çook zordu! Özellikle ilk altı ay, dil bilmiyordum, çok zorlandım. Şehir içinde trafiğin olduğu, kornaların duyulduğu, tren sesinin geldiği bir semtte yaşıyorduk. Arada bir parkalara gidiyorduk. Ama yine şehrin kaosuna geri dönüyorduk. 8 ev değiştirdik, ama sessiz sakin hiçbir yer bulamadık. Bu arada kursa gittim Türkçe öğrendim. Sonunda Heybeli Ada’daki bu Rum evini bulunca huzuru buldum.

Yolculukta zorlu anlar geçirmişsiniz?

Hiç delilik yaptığuınızı düşünerek kaçmak istemediniz mi? Hayır, Hakan’la mutluydum. Ama beni okyanus tuttu. Hem de 2 ay boyunca, felaketti. Hep uyudum ve hiçbir şey yapmak istemedim. Sanki komaya girmiştim. Sonrasında Belçika’ya gittim zaten.

Hakan Bey’le evlenmenize aileniz ne dedi?

Ailem Hakan’ı başta “Serserinin teki, kızı aşık etti kendine” diye düşündüler. Ama Hakan’ı tanıyınca çok sevdiler.

Din aranızda sorun oldu mu?

Hayır. Bize göre aynı dindeniz. Çünkü hayatı aynı şekilde algılıyoruz.

Şimdi burada iş olarak ne yapıyorsunuz?

Çalışmıyorum. Bir kitap çalışmam var.

Nasıl bir hayat tarzınız var Türkiye’de?

Hakan sabahları Kadıköy’e muayenehaneye gidiyor. Televizyonsuz bir hayatımız var. Seyredecek bir şey bulamıyoruz. İnternet televizyonumuz. O işten gelince film seyrediyoruz, yürüyüş yapıyoruz, bir şeyler okuyoruz. Arada da çoğunluğu yabancı olan arkadaşlarımla görüşüyorum.

Türkiye’yi sevdiniz mi? Özlüyor musunuz Belçika’yı?

Seviyorum. Ama zaten yılda 3 kez Brüksel’e gidiuyorum. Kızkardeşimle Brüksel’de bir evimiz var. Orayı gelen turistlere kiralıyoruz.

Burada neyi yadırgıyorsunuz? Neyi seviyorsunuz?

Gezdiğim bütün ülkelerden fazla olarak burada erkeklerin bakışlarını üzerimde çok hissettim. Şimdi alıştım. Pazarda kazıklamaya çalışanlar oldu. Bunu da anlamıyordum. Bir gün Hakan’la pazara gittiğimizde, onu da yabancı zannettiler. Meğer beni kazıklıyorlarmış, Hakan söyledi. Türk yemeklerini, taze meyve ve sebzeyi çok seviyorum. En yoksul yere de gitseniz Türkiye’de büyük zenginlikle karşılaşabiliyorsunuz.

Çocuk düşünüyor musunuz?

Evet, bakalım...

Bu yazı 20 Şubat 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.

5