EBRU...

Pazar, 08 Mart 2015 - 05:55

Kadın özgürleşmedikçe, dünyaya adalet gelmez. Tüm kadınlara selam olsun...

70’lerin sonu 80’lerin başında ben küçük bi kız çocuğuyken, en renkli sosyal aktivitesi büyük salonundaki düğün geceleri olan yaşadığım küçük kasabadan Ayşegül ile tatile çıkardım. Ayşegül okuma serisinin renkli sayfalarında, küçük dünyam kocaman olurdu. İlk uçağa Ayşegül’le bindim, ilk gemiye de. Hatta uçağı ve gemiyi ilk onlar sayesinde gördüm. Küçük kasabanın, insanlarına biçtiği ‘kader’de vasıtaya pek gerek duymazsın.

Kat etmeni bekledikleri mesafeler kısadır çünkü. Kısaca, ‘kadere’ ilk postayı Ayşegül’le beraber koydum ben. Sonra çocukluğumda, ‘kahramanını kendi seçme yaşıma’ geldim. Ve ‘Şeker Kız Candy’ girdi hayatıma. Bi kızla, bi erkeğin yan yana yürümesinin bile, pek bi sıradışı olduğu kasabamda Candy sayesinde ilk aşkımla tanıştım. Asi sevgilim Terry! Nefis bi aşktı, hâlâ izlerini kalbimde mutlulukla taşırım.

Kahramanlar...

Kahramanlarım, çocukluğumda bana bi kağıt gemi yaptırdı, denizsiz kasabamdan hayata yelken açtım. Bahsettiğim yolculuk sırt çantasını takıp, dünya turuna çıkmak değil... Yolculuk, ilerleyen yaşlarımda tanıştığım başka bi ‘kahramanım’ Pessoa’nın tarif ettiği gibi benim dünyamda; “Yolculuklara çıkmak için var olmak yeter. Yolculuklar, yolcuların kendisidir.”

Çocukluk kahramanlarımın kaptanlığında başladı işte benim de varlık yolculuğum. O günlerin anısına vücuduma bi kağıt gemi figürü, altına da 1.5 yaşındaki biricik yeğenimi temsil eden küçük bi çocuk kazıttırdım. Diledim ki; kağıt gemisi hep olsun... Diledim ki, hayalleri hiç demir atmasın... Çünkü bu dünyada, önce hayallerini alıyorlar insanın elinden. Hayalsiz bi dünya da, birilerinin sana reva gördüğü ‘kadere’ teslim olmak, benim kitabımda. Arkadaşı Levent 5 Mart günü bi kağıt gemi faciası yaşandı bu ülkede. O an ne ‘Kabataş iftiracıları’, ne ‘demokrasi güzellemeleri’, ne ‘seçim anketleri’ ne ‘doların delirmesi’... Hepsi birden uçtu gitti. Bir gazetecinin yanına dizilen her ne yaşanmışsa o gün bu ülkede, kenara çekildi. Refahın, ferahın, ilmin, irfanın Yeni Türkiye’sinde, çoğunluğun kulakları değil ruhları duymadı bu faciayı.
 



POSTA’nın 1. sayfası hariç, hiç bi gazetede kendine yer bulamadı. Nasıl bir algılama ise ‘intihar haberleri ilkesi’ne sokulmuştu olay. Oysa o gün, küçük bir kız çocuğunun gemisi, insan eliyle yapılmış kayalıklara çarpmıştı. 12 yaşındaki Ebru’yu kurban vermiştik o faciada. Olay Ebru’nun değil insanlığın intiharıydı. Ağrı’nın 800 nüfuslu Taşbasamak Köyü’nden 13 çocuklu Yalçın ailesinin 7’nci yavrularıymış Ebru. Ailesi hem yokluğa, hem hakim zihniyete; yani kendilerine biçilen ‘kadere’ direnip Ebru’yu ortaokula göndermiş. Ebru da okumaya çok meraklıymış. Bellli ki hem ana-babasının hayalleri var, hem Ebru’nun. Hayalleri olmasa zaten ‘Levent’in peşine takılmazdı Ebru. Sadece hastalandığında hastaneye gitmek için köyünden çıkabilen Ebru, ‘Levent’le gizli gizli o kent senin bu kent benim gezmezdi. ‘Levent’ kim mi? ‘Levent’ de Ebru’nun kağıt gemisinin kaptanı bi nevi. Onu 200 haneli köyünün sınırlarından kaçıran akranı. Herkesten sakınıp sakladığı renkli hikaye kitabındaki arkadaşı.

Utanmadılar!

Ebru’nun hayalleri var ama, hayatı müfredat gibi yaşayanlar çok bu dünyada! Her türlü imkândan yoksun o çocukların, hayal kurmasını sağlaması gereken eğitim yuvalarında; öğretmeyi ‘iki artı iki dört eder’ sananlar var! Başarıyı, ‘çarpım tablosunu ezberlemek’ diye bilenler var! Ahlakı, duayı baştan sona takılmadan okuyabilmek zannedenler var! Derste ses çıkarmamayı efendilik diye belleyenler var! Hırsızlığı ‘okul kütüphanesinden kitap çalmak’ diye anlayanlar var. Kütüphaneden kaybolan ‘Levent’in maceraları kitabını bulmak için, tazecik zihinlere hırsız muamelesi yapmaktan utanmayanlar var! ‘Levent’in o okulun kütüphanesine niye geldiğini bilmeyen, adına öğretici denilenler var. Çantasından ‘Levent’ çıkınca, milyonlarca doları ayakkabı kutusunda götürmüşe yapmayacakları muameleyi 12 yaşındaki çocuğa yapmaya reva görenler var! Üstelik, kendileri de Ebru ile benzer kaderden çıkıp gelmiş.

Fiyatı 6 TL

‘İntihar’ diye geçti resmi kayıtlara ama... Ebru, kendilerine öğretmen diyen 3 resmi müfredat zihinlinin cinayetine kurban gitti. Hırsız damgasının onursuz ağırlığını kaldıramadı kendi küçük, ruhu büyük kız. Kaybolan kitabın fiyatı 6 TL’ydi. O kitaplar Ebru için koca bi dünyaydı. Bu dünyaya, Ebru’nun hayatını mal ettiler.

Affola

Ebru, bu ülkenin gerçek manşetidir hanımlar beyler. Ben isterdim ki, bugün bi pazar yazısı yazayım. Kahvaltınızda şen kahkalarınıza katık olsun. Ama kusuruma bakmayın, Suudi Kral için resmi yas ilan edilen ülkemde, ‘kader arkadaşımın’ acısına hürmetsizlik edemem. Gerçi dünya ağrısı çekenlere artık ‘tatil günü’ de yok bu ülkede, neyse... Yastayım affola... 

NOT

Ben bu satırları yazarken bi başka kahramanım ‘Pink Floyd’un, bugüne kadar yazılmış en güzel eğitim manifestosunun notaları aklımda geziniyordu: “Hey, teacher, leave those kids alone! All in all it’s just another brick in the wall.” *Hey, öğretmen, çocukları rahat bırak! Böyle olduğu sürece, hepsi duvardaki bir tuğladan ibaret.