Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Eksen kayar mı, kırılır mı?

Pazar, 20 Haziran 2010 - 05:00

‘Türkiye’nin ekseni mi kayıyor?’, ‘Yeni hedef Ortadoğu Birliği mi?’ tartışmaları süredursun, Türkiye, Arap ülkeleriyle yaptığı işbirliğini her alanda güçlendiriyor. Siyasi, ekonomik, ticari anlaşmalar tam gaz ilerliyor. Arap gazeteleri Türkiye ekleri vermeye başlıyor. ‘El Türkiye’ adlı televizyon kanalı büyük rağbet görüyor. Türkiye, Ortadoğu’da en çok konuşulan ülke oluyor.
Başbakan Erdoğan, Arap ülkeleriyle yakınlaşmamızın gündeme getirdiği ‘Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu?’ sorusuna gönderme yaparak ‘Hatırlatmakta fayda görüyorum ki, 46 yıldır AB konusunda somut bir adım atılamadı. Aslında bu bir testtir. AB teste tabii olduğunun farkında değil, samimi mi değil mi göreceğiz’ diyor.
Öte taraftan da İsrail’i eleştiriyor ve zulüm karşısında susmamız halinde Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in kemiklerinin sızlayacağını ifade ediyor ve ‘O büyük insanlar üç kıtada zalimin hasmı oldular. Biz susarsak kemikleri sızlar. Susmayacağız’ nidaları atıyor.
Tamam, Ortadoğu’dan güç almak Türkiye’nin kendine güvenini pekiştiriyor. Avrupa’ya efelenecek gazı da veriyor, AB’yi test ettiğini iddia edecek havayı da attırıyor ama, Ortadoğu da bizim kara kaşımıza kara gözümüze değil, tek demokratik Müslüman ülke olmamıza özeniyor.
Hem Ortadoğu’yla yakınlaşmamız AB’den kopmamızı gerektirmiyor. AB’ye bayılmıyor olabiliriz. Ama şu bir gerçek ki, Batı’dan kopmamız, demokrasiye olan minimum hevesimizin de elden gitmesine yol açacağı olacağı için, bırakın eksen kaymasını, eksen kırılmasına neden olabilir gibi görünüyor.

Aşkın bedelini hep kadınlar mı öder?

Aşk-ı Memnu dizisinde sona yaklaşılırken en büyük merak konusu, Bihter’in intihar edip etmeyeceği. ‘Kitabın orijinaline sadık kalınsın, Bihter intihar edip ölsün’ fikrine katılmıyorum. Bugüne kadarki bölümlerde orijinaline çok mu sadık kalındı ki sanki...
Hem ortada bir yasak aşk varsa, bunun bedelini ödeyen sadece kadın olmamalı. Ama bizde öyle bir anlayış var ki, ‘Romeo ve Julyet’i bile çeksek, sonunda bir tek Julyet’i öldürürüz. İlle de kadını kurban eder, bedeli kadına ödetiriz.
‘Kadın ölür, namus temizlenir’ düşüncesini pekiştirmemek, bir ezber bozmak isteniyorsa eğer, başka bir ‘son’ düşünülsün. Ha, ‘vurucu’ bir son için ille de birilerinin ölmesi gerekiyorsa, Bihter vursun Behlül’ü, sonra da çeksin silahı kafasına...
Bu yasak aşkın tek kahramanı Bihter değil neticede. Amcasının güvenine ve sevgisine ihanet ederek yengesiyle birlikte olan Behlül de en az Bihter kadar suçlu. Kendinden otuz yaş küçük bir genç kızla evlenmekte bir beis görmemiş olan Adnan Bey de sütten çıkmış ak kaşık değil ne de olsa! Bazı şeyler değişsin artık ve aşkın bedeli sadece ‘kadın’a ödetilmesin yine...

Böyle olur Türk sosyetesinin eğlencesi

Yoksa ‘Türk sosyetesinin dünya sosyetesiyle imtihanı’ mı demeliydik? Öyle ya, bir tarafta anlı şanlı Süzer Holding’in veliahtı Baran Süzer, öbür tarafta Charles von Faber Castell (Hani şu dünyaca ünlü kalem markasının veliahtı) Reina’da kavga kıyamet birbirlerine girmişler.
Charles, Faber Castell ailesinin 9. kuşak temsilcisi, Almanya’da 167 yıllık bir şatoda yaşıyor ve babası bir kont. Yani tam anlamıyla bir ‘aristokrat’. ‘Peki bizim sosyetiklerin Reina’sında ne işi var?’ diye soracak olursanız, kendisi bir süredir sosyetik güzellerimizden Melisa Eliyeşil’le birlikte olduğu için, İstanbul’a sık sık gelip gidiyor.
Neyse, aynı masada oturan bu ikili, bilinmeyen bir sebepten kavgaya tutuşuyor. İtişip kakışmalar sırasında masalar falan devriliyor. Masada bulunan diğer sosyetikler tam bu ikisini yatıştırmışken, bu sefer müstakbel kontes (!) Melisa Eliyeşil ayağa kalkıyor ve ‘Sen kıronun hasısın, önde gidenisin Baran’ diye çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor.
Melisa Hanım, Faber Castell ailesine gelin gider de kontes olursa eğer, hem Avrupa aristokrasisine epey bir ‘hareket’ ve ‘canlılık’ katacak, hem de buradaki misafirperver(!) sosyetik dostlarına bolca malzeme verecek gibi görünüyor.
Eh ne yapalım bizde ‘aristokrasi’ olmadığı için, meydan bu kişilere kalıyor...

Çinlilerin taklit ettiği Türk markası

Bir gün uluslararası bir fuarda gezinirken bir de bakıyorsunuz birileri sizin markanızı kendi ürünlerine basmış, stantta göğsünü gere gere tanıtım yapıyor. Güler misiniz, ağlar mısınız? Engin Ramzey ve Fevzi Lütfü Yalnız, kendi markaları olan Ramzey’i Uzakdoğu’daki bir fuarda taklit etmiş olan Çinlileri görünce önce şaşırmış, sonra da gülmüşler. Uyanık Çinliler, Ramzey’in bir Türk markası olduğunu, Afrika’da inanılmaz rağbet gördüğü için taklit ettiklerini açıklamakta bir sakınca görmemişler. Ramzey, Türkiye’nin tek yerli motosiklet üreticisi. Ve sadece kendi markalarını değil, dünyaca ünlü bir Japon motosiklet markasının üretimini de Tuzla ’daki dev tesislerinde gerçekleştiriyorlar. Gerçekten Afrika’da o kadar popüler bir marka olmuşlar ki, genç erkekler, kızları tavlamak için önce bir Ramzey motosiklet ediniyor, sonra sahillerde turlamaya başlıyormuş.
İş hayatına bisiklet yedek parçası imalatıyla başlayan Engin Ramzey, şimdi Afrika’da on ülkeye yılda 50.000 motosiklet sattıklarını söylerken haklı bir gururla gülümsüyor ve Afrika ülkelerinin Türk yatırımcılara çok sıcak baktıklarını, halkının da özellikle Türk dizilerinden sonra Türkler’e büyük sempati duyduğunu söyleyerek Türk yatırımcıları Afrika ülkelerinde iş yapmaya davet ediyor.

HAFTANIN NOTLARI

-20 bin kişinin katılması hedeflenen, ‘aynı anda kitap okuma’ denemesinde, 14 bin 517 kişinin katılımı nedeniyle Guinness rekoru kırılamamış. Ali Sami Yen Stadı’nda toplanan kalabalığa konuşan Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, okuyan bu kadar genci bir arada gördüğü için büyük bir moral bulduğunu, gençlere olan umudunun arttığını söylemiş. (‘Toplum olarak nasıl olsa kitap okuyacağımız falan yok, bari aynı anda iki satır okuma rekorunu kıralım’ düşüncesinden mi yola çıkıldı bilmiyorum ama çok abes bir rekor kırma denemesi olduğu kesin. Yazık ki, okuma konusunda bile ‘içeriği’ değil, ‘şekli’ önemseyen, ‘skor’ peşinde bir zihniyet hakim).
-1980’li yılların efsane dizisi Hanedan’ın yerli versiyonunu çekmek isteyen bir film şirketi, dizide oynatmayı planladığı Bergüzar Korel, Erkan Petekkaya ve Hande Ataizi’ni başka dizilere kaptırınca proje suya yatmış. (Allah aşkına nedir bu bizdeki eskileri yeniden yaratma arzusu! Yıl olmuş 2010, ne ‘Hanedan’ı! Oyuncu desen var, ekip desen var, izleyici desen var, ama bir türlü yaratıcı bir senaryo çıkamıyor. Ya Nuh Nebi’den kalma diziler canlandırılmaya çalışılıyor, ya Amerikan dizileri yerelleştiriliyor ya da eski romanlardan uyarlama peşinde koşuluyor. Uyanın artık, Türk izleyicisi sizden yaratıcılık bekliyor).