Eldivenler

Cumartesi, 19 Eylül 2009 - 11:28

Eldivenler

Yasemin ALTAN- POSTA

CAN'LI YAYIN

“Anne ben bu hayatta ne yapıyorsam senin için yapıyorum.” “Ne mesela?” “Aslında benim okula gideceğim yok, sen istiyorsun diye gidiyorum. Hadi gidiyorum, bana kalsa ben öğlen dönerim, akşama kadar kalıyorum. Sonra resim yapmayı, başka şeyler yapmayı öğreniyorum ki, sen gör, mutlu ol. Her şey seni mutlu etmek için yani.” Amanın! Bu çocuk ya sıkı oyuncu ya da başıma gelen en duyarlı erkek. Bir tuhaf oldum valla.

ELDİVENLER

Murathan Mungan her ay bir öykü kitabı çıkarsa benim ruhum depresyona girmeye vakit bulamayacak. Benim iç dünyamı bir insanın bu kadar iyi anlatabilmesi için beni benim kadar tanıyabilmesi gerekir.

Öykülerinde yer alan her cümle mi bir insanı on ikiden vurur, vuruyor. Murathan Mungan insanı, kadını ve erkeği ile muazzam analiz edebilmiş, anlayabilmiş bir yazar. Derinlerdeki en kapalı yerlere kadar inebildiğini düşünüyorum. O en kapalı yerleri bir de öyle açık, öyle tadında anlatıyor ki okurken kırk kere “hah bu işte” diyorsunuz.

Yeni öykü kitabında yer alan ilk öyküye, Eldivenler’e bayıldım. Kitabın adı da bu zaten. Öyküden bir iki bölümü paylaşmak istiyorum. “Yıldırım aşkı, yakıcı tutku, karşılıklı anlayış, sevgi ve saygıya dayanan falan gibi bir şey değildi istediğim; üst üste iki gece horlasa, sabahına bu duygulardan eser kalmayacağını bilecek kadar bilgi ve deneyim sahibiydim artık.” “Bütün bu manzara içinde bana en mahzun gelen şey, o sabahlık oldu.

Bir kadının bütün sonbaharının söndüğünü söylüyordu. Artık bir daha, uyanır uyanmaz yatağından kalkıp ayaklarına terliklerini, sırtına sabahlığını geçirip mutfağa, çayın altını yakmaya gidecek sabahları olmayacaktı hiç. Ne tuhaf, insana bunu düşündüren şey, kadının ölmüş olmasının bilgisinden çok, toplamına hayat dediğimiz gündelik alışkanlıklarımıza işaret eden bir eşyanın varlığı oluyor. İçi boşalmış bir sabahlık, birdenbire ölümü her şeyden çok daha iyi anlatabiliyor. Eşya da insandan böyle alıyor öcünü.”

 HANDE ATAİZİ'NE YAZIK OLDU

Bu aralar yine eklerde görüyoruz kendisini. “Ruhum tadilatta, ben ağır bir paketim...” türü açıklamalarıyla. Şöyle bir düşündüm, Hande Ataizi son üç, dört yıldır tek bir ciddi haberle anılmadı. Bir gün süren evliliği, sık değişen ünlü, ünsüz sevgilileri, magazincilerle kapışması, estetik ameliyatları gibi abuk sabuk konularla gündeme geldi durdu. Yazık oldu, ya da o kendine fena halde yazık etti. Onu ilk Mum Kokulu Kadınlar’da izlemiştim. Oradaki rolüyle de Altın Portakal kazanmıştı zaten. “Amma iyi oynuyor” diye düşünmüştüm. Sonra da bir dolu dizi de oynadı, çoğu da başarılı oldu. Ama ben en çok onu şarkı söylerken dinlediğimde şaşırmıştım. Muazzam bir sesi ve yorumu vardı. Hala da vardır muhakkak. Sonra ne olduysa, nasıl bir bunalıma girdiyse artık, koptu gitti. Ne oyunculuk kaldı, ne bir şey. Sesinin üzerine gidebilirdi, onu da yapmadı. Bu kadar film, dizi çekiliyor, kimse ona rol vermiyor. Bir tadilata girmek için biraz geç kaldı gibi geliyor ama belli de olmaz tabii. Bu kadar ciddi bir yetenek kendini nasıl bu kadar yok eder, anlamak zor.

 Haftanın sözü Hata yaptığında şu üç şeyi uygula: Kabul et, ders al, tekrarlama.

 HİÇ TADIM YOK!

Hafta sonu ya, komik bir şey yazmak, içinizi açmak istiyorum, olmuyor. Hadi komik olmasın, en azından gülümsetsin istiyorum, o da olmuyor. Zira ruh halim ne komik, ne de keyifli. Umutsuzluğa zor düşenlerdenimdir. “Hah bitti bu” dediklerinde küllerinden doğanlardanımdır. Kırk yıllık hayatımda ilk defa, kendimle ilgili olmasa da yaşadığım ülke ile ilgili umudumu yitirmek üzereyim. Bugüne kadar, bu ülkede her olan bitene iyimser yaklaşmaya çalışıyordum. Gördüğüm olumsuzluklara bir açıklama bulmaya çalışıyor ya da yapılan açıklamalara inanmaya çalışıyordum.

Bir zaman önce bende geri dönülemez bir süreç başladı. Türkan Saylan’ın evine yapılan baskın ile başlayan bir süreç bu aslında. Münevver Karabulut’un katilinin bir türlü yakalanamaması, sel felaketine getirilen “Dere intikamını aldı” türü açıklamalar, inanılmaz para cezaları ile basının tamamen susturulmaya çalışılması, saygı duyduğum tek tük yazarlardan biri olan Bekir Coşkun’un istifası, Kürt açılımını anlamaya çalışırken yine şehit vermemiz, yine ağlayan analar, çocuklar... ile de devam eden.

Benim keyfim kaçtı. Hükümete güvenim azaldı. Bu ülkenin geleceği ile ilgili korkularım hat safhada arttı. Buralardan gidesim var. Oğlumu burada yetiştirmeyesim var. Ben kendimi kurtardım iyi kötü, onu da kurtarasım var. Böyle duygular içinde debelenirken biten ilişkisi nedeniyle mutsuz olduğunu bildiğim bir arkadaşımı teselli etmek için, biraz da çekinerek aradım. Sesinde bu durumdan öte bir şey vardı. “Annem çok ağır hastaymış” dedi. “Üstelik de bunu ilişkimin bittiği gün öğrendim.”