Emekli subaya gelene kadar kimler var

a
a
Pazar, 31 Ocak 2010 - 05:00

Emekli Subaylar Derneği’nin özel bir üniversite kurma projesi hayata geçiyormuş. Derneğin kuracağı ‘Mehmetçik Üniversitesi’nde, kadrosuzluk nedeniyle erken emekli olan subaylar ders verecekmiş.
Yaşları 43-51 arasında değişen ve kadrosuzluk nedeniyle emekli olan bu subayların büyük bir kısmı lisansüstü eğitimini tamamlamış, yabancı dil bilen, tecrübeli kişilermiş. İyi, hoş da, bu ülkede kadrosuzluk nedeniyle mağdur olan bir tek emekli subaylar mı var?
Yurt dışında doktorasını tamamlamış, dünyanın çeşitli ülkelerinde ders vermiş, pırıl pırıl o kadar çok akademisyenimiz var ki, ülkemizde kadro bekleyen. Bu kişiler üniversitelerde kendilerine yer bulamazken, sırf yüksek lisans yaptı diye ya da erken emekli oldu diye askerler mi öğretim üyesi olacak?
Bugün bir üniversitemizde iki kişilik asistanlık ilanı çıkıyor, en az 82 kişi başvuruyor. Bunların hepsi de yüksek lisans öğrencisi, başarılı çocuklar. Halbuki önce subay olup sonra erken emekliliğe ayrılsalardı, daha çok şansları olacaktı(!).
Ne diyelim, bu da ülkemizin garip bir gerçeği.

Pop kültürü tamam din kültürü yaman

AB üyesi 5 ülkede yapılan araştırma sonuçlarına göre Avrupalılar’ın Türkiye ile ilgili bildikleri şeylerin başında ‘İstanbul’ geliyor. İstanbul’u sırasıyla Truva, Galatasaray, Antalya, Atatürk, Efes, Tarkan, Tayyip Erdoğan, Hadise, Yaşar Kemal, Fatih Terim, Orhan Pamuk ve Nazım Hikmet takip ediyor.
Avrupa’daki yaşlılar ve nispeten daha az eğitimli kitle bizim AB’ye tam üyeliğimiz konusunda biraz daha katı bir tutum sergilerken, yeni nesilde ve daha eğitimli kitlede desteklenme oranımızın arttığı görülüyor. İspanya ve Polonya’da desteğimiz yüzde 50’nin üzerinde. İngiltere de bizi yüzde 46 oranında desteklerken, Almanya ve Fransa ise bize daha soğuk bakıyor.
‘Türkiye hakkındaki algılamaları en çok ne etkiliyor?’ diye sorduğumuzda ‘kültür’ başta geliyor. Türkiye’yi kültür açısından istemeyenlerin en önemli argümanı ‘din farklılığı’. Öte yandan ‘popüler kültür’ açısından bakıldığında ise Avrupalı gençleri Türkiye’ye yakın hissettiren de yine kültür, yani müziğimiz, yemeklerimiz, eğlence yerlerimiz vs.
Görünen o ki turizm, edebiyat, müzik, futbol bizim Avrupa’ya ulaştığımız kanallar. Ve nesiller gençleştikçe ilişkilerin değişebileceği sinyalini alıyoruz ama, bu kez de ‘Ya bizimkiler?’ sorusu aklımıza geliyor.
‘AB’ye muhtaç değiliz, biz bize yeteriz’ şeklindeki ‘çocuksu’ tavır pompalanmaya devam edildikçe ve mesele ‘aşk ilişkisiymiş’ gibi değerlendirildikçe, bu kez de bizim genç kuşak tam tersi bir eğilim içinde olabilir düşüncesi ortaya çıkıyor.
Onların yeni nesilleri bize yaklaştıkça, bizim yeni nesil uzaklaşacak gibi görünüyor.

Evhamlı anneler ve nefes alamayan çocuklar

Ben de klasik Türk anneleri gibi evhamlı, koruma içgüdüsü şişkin, çocuğuyla yapışık yaşama eğiliminde olan bir anneyim. İşte tam da bu yüzden, çocuğunuzun nerde olduğunu her an takip edebileceğiniz teknolojik servisin çıktığı haberini okur okumaz parladı gözlerim.
Heyhat! Ben değil miyim evhamlarımı ve korumacılığımı azaltmak için kendi kendini tedavi etmeye çalışan? Bu sisteme abone olursam iyice kontrol manyağı olurum.
Kendimi çocuğumun yerine koyuyorum. Hadi ilkokulda bir numara yok ama ilk gençlik yıllarımda böyle bir teknoloji olsaydı ve ailem beni takip etseydi, eminim bunalıma girerdim.
Ne yani hiç mi okul kırmayacaktım?
Tamam, yaşadığımız dünya giderek ‘bizim zamanımız’ dediğimiz zamandan farklılaşıyor, karmaşıklaşıyor ve korkutuyor. Tamam, çocuklarımıza sahip çıkmalıyız ama her anlarını takip etmeye yeltenirsek onları nasıl ‘birey’ olarak yetiştirebiliriz?
Hadi ‘birey’ olmayı, kişisel gelişim edebiyatı yapmayı da bir kenara bırakalım, onları her dakika takip ederek ‘daralmış, bezmiş ve mutsuz çocuklar’ yaratmış olmaz mıyız?
Evhamlarımızı teknolojiyle dindirmeye çalışırken çocuklarımıza nefes alma alanı bırakmayarak nasıl mutlu çocuklar yetiştirebiliriz?

Her güzel kız oyuncu olursa

Oynadığı dizinin setinde, set hazır olmadığı için çekimlerin geç başlamasına bozulan Berrak Tüzünataç sinirlerine hakim olamayıp masaları devirmiş, duvarlara tekme atmış, en sonunda da seti terk etmiş.
Şimdi ne güzel ‘Mankenden oyuncu olur mu?’, ‘Olursa bu kadar olur’ geyiği çevrilirdi ama bu kızımız manken de değildi ki. Sahi bu kız neciydi? Dizilerden evvel ne yapardı? Birkaç yıl önce verdiği bir röportajda medyayı kendisine ‘commercial’ (kar amacı güden, ticari) imajı yapıştırmakla suçluyordu. ‘Medyanın bana yapıştırdığı bu imaj yüzünden Yavuz Turgul, Zeki Demirkubuz gibi sanat filmi çeken yönetmenler benimle çalışmaz’ diyordu. Gün oldu, devran döndü, Demirkubuz ‘Kıskanmak’ filminde bu kızımıza başrol bile verdi.
Verdi de ne oldu? Hadi diyelim ki ‘commercial’ imajından kurtuldu. Ya şimdi yarattığı imaja ne demeli? ‘Dizi setini dağıtan kadın’ imajına? Bunda da mı medya suçlu? Güzel kız, hoş kız, havalı kız. Oynasın şampuan, diş macunu, dondurma vs. reklamlarında, yormasın kendini de, hayatını dizi film setlerinden kazanan insanları da. ‘Her güzel kız oyuncu olacak’ diye bir kaide mi var Allah aşkına!