En başarılı siyaset, BDP!

a
a
Perşembe, 30 Aralık 2010 - 05:00

Yılın son günleri, şöyle bir arkaya dönüp bakmanın zamanı. Yılın enlerini seçmenin de. Yılın en başarılı siyasi hareketi, kimse aksini iddia etmesin, BDP’liler ve Apo’nun yürüttüğü siyaset idi! Parlamentonun en küçük partisi, bütün bir yıl iyi ya da kötü olarak kendinden söz ettirdi, talep ve direktiflerini önümüze koydu, bir kısmını hayata geçirtti, bugün de en yüksek onun sesi çıkıyor, üstelik en mağdur, en mazlum, en itilmiş kakılmış rolünü de koruyorlar! Nereden nereye geldiklerine bakar mısınız: Uçakta derdest edilmiş getirilirken Öcalan, ölüm korkusuyla tir tir titriyor ve yanındaki kar maskeli subaya, “Sizinle beraber hareket etmeye, ne gerekiyorsa yapmaya hazırım” diyordu.

[[HAFTAYA]]

Bugün o kar maskeli subay Silivri’de yargılanıyor! Apo ise hazırladığı planı AİHM’e Dışişleri Bakanlığı kanalıyla yollatmış, Türkiye’de açıklamış, tartıştırmış, hatta bir kısmını hayata geçirtmiş, şimdi ne zaman serbest kalır ve “önderliğe” geçer, “devlet” yetkilileriyle bunun pazarlığını yapıyor! Bir sıkıntısı var yalnız, o birinci şart koştuğu ana dilde konuşma ve eğitim hakkı var ya, kendisi de Kürtçe bilmez, herhalde yakında İmralı’ya bir dil öğretmeni istetecektir, Kürtçe öğrenmek için! BDP’liler ise, genç başkanları Demirtaş olsun, eş başkanları Tuğluk olsun, hangi kanalı açsanız birinde, hafif yerel aksanlı şiveleriyle car car hak savunuyor, üstelik de “Tartışalım dediniz, masaya bir şey koymadınız, biz koyunca niye kızıyorsunuz?” haklılığı içinde! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bugün “Memleket gezileri” kapsamında Diyarbakır’da.

Bunu “İsrail gezisi” gibi mesaj içerikli bir dış geziye döndürmenin alemi yok, aklımızı mı kaçırdık Allah aşkına? Tamam, Gül’ün Diyarbakır’a gitmesi, Adana’ya gitmesi gibi kebab yemek için olmayabilir ama görev, yetki ve Başbakan’a rağmen hareket etme kabiliyeti fevkalade sınırlıdır ve hatta görev süresinin ne kadar olduğu bile tartışmalıdır! Hem size biraz tuhaf gelmiyor mu Başkanın yakın adamlarının bu ara bir bir “devalorize edilmesi”, yani değersizleştirilmesi? Fehmi Koru gibi oda arkadaşından Murat Yalçıntaş gibi parlak yöneticilere? Yani Diyarbakırlılar’ın Gül’den alabileceği olsa olsa gönül almadır, o bile şüphelidir. Ama ona gelene kadar başarıları da teslim edilmelidir! Dikkat ederseniz, Kürtler demedim, çünkü bu hareketin tüm Kürtleri temsil ettiği konusundaki kuşkularımı da koruyorum!

Kırmızı don ve çam!

Alışveriş yapmak için Mısır Çarşısı ve civarına gittim geçenlerde. Ne kadar renkli, ne kadar sevimli, ne kadar karmaşık bir toplum olduğumuzu bir kez daha gözümle gördüm! Benim gibi içeriden, üstelik de mesleği gözlemcilik olan birine bile bu kadar şaşırtıcı geliyorsa manzara, bir yabancı yerlere düşer. O civarlar eskiden biraz daha dar gelirlilere her konuda alışveriş yapma olanağı sunan bir pazar yeri iken giderek muhafazakâr kesimin çeyiz ve hac kıyafeti, töreni için alış veriş yerine dönüşmüştü. Ne hac, ne çeyiz ihtiyacım olmadığından pek gitmiyordum. Ama yılbaşı arefesinde durum şaka gibi, ahali, kuru yemişinden süslemesine yılbaşı alışverişi yapıyor: Torunları için çam süslemeye gelmiş Hacı amcadan, türbanlı genç kıza kadar herkes renkli kağıtlar, parlak toplar, renkli ışıklar için birbirini yiyor! Hele sımsıkı türbanlı bir kadın, çamın tepesi için yıldız istedi ya, koptum! Diyanet istediği kadar “Yılbaşı gecesi kırmızı don giymeyin” fetvası versin, kim takar, semt pazarları kırmızı don alışverişinden yıkılıyor, bütün örtülü kadınlar kırmızı don peşinde koşuyor. Zafer Arapgirli bile “Galiba benim dışımda herkes bu yılbaşı kırmızı don giyecek” dedi diye ona Noel Baba’lı, Ren geyikli bir kırmızı boxer almaya hazırlanıyorum. Daha tümünü okuyamadım ama Selin Ongun’un yeni çıkan Türbanlı Erkekler kitabındaki türbanlı kadın yazarların söyleşilerinde, dini ibadetlerini yerine getirmeden sadece başını örten kadınlardan ve türbanlı kadınlarla görünmek istemeyen muhafazakâr erkeklerden şikayetleri yer alıyor. Biz “cumhuriyetçiler” bu türbana karşı çıkma işini gereksiz mi abarttık diye düşünüyor insan! Günümüz global dünyasında, ne yönde olursa olsun, rol modellere ve yaşam biçimine kim ne kadar karşı durabilir ki?