Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Erdoğan, doğrusunu yapıyor

Cuma, 28 Mayıs 2010 - 05:00

Başbakan Erdoğan’ın Latin Amerika gezisi bazı kesimlerden eleştiri alıyor.
6 günlük geniş heyetli ziyaret “gereksiz” ve “turistik” olarak niteleniyor. “Kardeşim bizim ne işimiz var oralarda” diyen muhalefet, harcanan parayı dahi hesaplıyor.
Ben tam aksini düşünüyorum. Çarşamba akşamki Kanal D Ana Haber’de de anlattım.
Latin Amerika (Brezilya, Arjantin, Şili) gezisi son derece yararlıdır ve geç bile kalınmıştır. Üstelik, Brezilya Cumhurbaşkanı Lula ile görüşme bu turun önemini daha da arttırdı.
Türkiye ile Brezilya’nın birlikte imzaladıkları Tahran’daki nükleer takas anlaşması, neresinden bakarsanız bakın, son derece önemli bir başarıdır.
Amerikan basını ateş püskürüyor. Besbelli, Obama yönetimi, açıkça söyleyemediklerini medya aracılığıyla duyuruyor. Hatta bu eleştiri dozunun yakında daha da artmasını beklemeliyiz. Ancak iyi yönetildiği taktirde bu olayın Türk- Amerikan ilişkilerini tehlikeye atacağına inanmıyorum. Bu ilişkiler, kolay kolay zedelenmez. İran takasında gerilim yaşanır, başka konularda ise kol kola yürünür. Süper güç ile ilişkiler öylesine kolayca kopmaz.
Washington’un tepkisi, nükleer kulübün elindeki gücü kaçırmama çabasından kaynaklanıyor. “Nükleer konulara ben karışırım, Türkiye veya Brezilya gibi ülkelerin karışabileceği konular değildir” yaklaşımıyla, bu iki ülkenin tutum değiştirmesine çalışılıyor.
Obama yönetiminin kızgın olmasına karşılık, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Moon ve Uluslararası Atom Ajansı Başkanı Baradei ise tam aksine, Tahran takas anlaşmasını heyecanla karşıladıklarını açıkladılar.
ABD, eski alışkanlığını bırakamıyor. İran ile nükleer sorunu, sopa göstererek çözmeye çalışıyor. Türkiye başta, küçükleri de sıraya sokmaya çalışıyor. Önümüzdeki haftalarda bu baskılar daha da yaygınlaşacak, gerilim artacak.
Hazırlıklı olalım. Ancak, Washington’un bu konudaki tutumunun son derece haksız olduğunu da bilelim.

Türkiye neden bu direnmeyi gösteriyor?
Amerikalıların ve Avrupa’nın anlayamadığı en önemli nokta, Türkiye’nin neden bu konuda İran’ı kolladığıdır. Her şeyden önce, batı Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan’ı yanlış okuyor. Klişelerle hareket ediyorlar. Ak Parti dindar olduğu için, İran’ı kolladığı sonucuna varıyorlar.
Söz konusu değil. Türkiye gerçekte İran’ı kollayıp korumaya çalışmıyor.
Türkiye kendi çıkarlarını kollayıp koruyor. Nedenleri de çok açıkça ortada:

1) Türkiye, bir ülkenin nükleer teknolojisini geliştirmesinin ve barışçı amaçlarla kullanmak için uranyum zenginleştirme çalışması yapmasının, nükleer kulüp sahiplerinin onayına bırakılmasına karşı direniyor. Zira, bugün İran’a yapılan baskı, yarın Türkiye’ye de yapılır. Bundan dolayı, böyle bir izin mekanizmasının kurulmaması gerektiğine inanıyor.

2) Türkiye, İran ile ABD arasındaki anlaşmazlığın bir ambargoya kadar uzamamasını istiyor. Zira ambargoların hiçbir işe yaramadığı ispat edildi. En yakın örneği de Irak’tır. İran’ın Türkiye ile ticareti 10 milyar dolardır ve 5 yıl içinde bu miktarın 40 milyar dolara çıkarılması öngörülmektedir. Ambargo bu potansiyele büyük darbe vuracak ve milyarlarca dolar kayba yol açacak.

3) Türkiye hemen yanı başındaki olası bir savaşı önlemeye çalışmaktadır. İran ile İsrail veya ABD arasındaki bir silahlı çatışma, en çok Türkiye’ye zarar verecektir.
Şimdi en çok sorulan diğer soru da, Türkiye’nin neden bu tutumuyla İran’a göz kırptığı, neden Tahran’ı bir nükleer güç konumuna sokacağı ve Washington’un yaptırımlarını neden sulandırdığıdır.
Türkiye, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını istemeyen ülkelerin başında gelmektedir ve bunu da İran yöneticilerine açıkça bildirmiştir. Zira Ankara, İran’ın bu gücü, Kudüs’ü yok etme pahasına, İsrail’e karşı kullanamayacağına ve nükleer caydırıcılığını Türkiye dahil bölge ülkelerine yönelik kullanacağına inanmaktadır.
Ayrıca Türkiye, bölgesindeki böylesine dramatik gelişmelerde söz sahibi olmayı ve politikaları yönlendirmeyi de kendi sorumlulukları arasında görmektedir. Eskisi gibi, ne kokar ne bulaşır yaklaşımlardan artık vazgeçilmektedir.
Bu politikaların riskleri mutlaka vardır. Ancak risk almadan da, bölgede kendini ispat etmek imkansızdır.