Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Erdoğan, Yunan basınını fırçalayınca...

Pazar, 16 Mayıs 2010 - 05:00

Bu gezide en çok dikkatimi çeken nokta, Yunan basınının Türkiye’deki gelişmelerden ne kadar uzak olduğunu gözlemlemekti. İnanılır gibi değil. Meslektaşlarımın Başbakan Erdoğan’a basın toplantısında ve sonrasında sorduklarına, makalelerine ve manşetlerine baktığınız zaman, sanki Türkiye hiç değişmemiş ve 1980’lerde kalmış sanırsınız. Emin olun, onlar kafaca 1980’lerde kalmışlar.
Örneğin, hâlâ Türk hükümetlerinin Ege ve Kıbrıs konularında askerden direktif almadan hareket edemeyeceklerini sanıyorlar. Durumu anlattığınızda da inanmıyorlar. Basın toplantısında olsun, Türk heyetiyle konuşmalarında olsun hep “Asker bu işe ne der?” diye sordular. Bir türlü Ege’deki her adımı askerin tek başına değil, hükümetle birlikte attığını kabul edemediler.
Nitekim aynı tutum dün sabah kahvaltısında yunan genel yayın yönetmenleriyle konuşurken ortaya çıktı. Erdoğan, Yunan medyasının sürekli olumsuz yaklaşımından şikayet ederken, bir gazetenin genel yayın yönetmeni, Ege’deki askeri uçuşlarla ilgili son derece ayrıntılı, sert ve suçlayıcı sorular sorunca, Erdoğan birden parlayıvermiş ve “Nedir bu, siz askerin sözcüsü müsünüz? Sanki radar üssünde çalışıyormuşsunuz da, benimle teknik konuları tartışıyormuşsunuz gibi bir haliniz var” deyince hava gerilivermiş.
Yayın yönetmeni, bu defa “Bize gazeteciliğin nasıl yapılacağını mı öğreteceksiniz?” diye sormuş. Bunun üzerine de Başbakan “Siz durmadan siyasetçilerin işlerini nasıl yapması gerektiğini yazıp duruyorsunuz. Bunu yapmak sizin hakkınız da, sizin hakkınızda görüşlerimizi açıklamak, sizi eleştirmek bizim hakkımız değil mi? Ben bu hakkımı kullanıyorum ve sizi eleştiriyorum” demiş. Görüşmeden sonra yayın yönetmenleri bana “Başbakanınız sizi de böyle fırçalıyor mu?” diye sorunca, ne yapayım biraz kem küm ettim, ancak yine de dayanamadım ve “Başbakan asker jargonuyla konuşulunca sinirlenmiştir. Ayrıca yüksek sesle konuşur, yoksa buna fırça denmez...” diyerek adamları yatıştırdım. Zaten sonradan hava yumuşamış ve genel yayın yönetmenleri memnun ayrıldılar.

Yunan medyası ilk defa olumlu karşıladı

Temelden her şeye muhalif oldukları ve en önemli nitelikleri de bel altından vurmak olduğu için, Yunan medyasının bu ziyareti de “Sonuçsuz, boş bir ziyaret-Erdoğan hayal kırıklığı yarattı” şeklinde yansıtmasını bekliyordum. Şaşırdım, zira yapmadılar.
Bu defa daha ılımlı başlıklar attılar.
Dün hareketten önce hem Erdoğan, hem de Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya sordum. Her ikisi de bu geziden ve alınan sonuçlardan çok memnun olduklarını söylediler. Özellikle Başbakan “Yeni bir başlangıç yaptık, bundan sonra göreceksiniz, sorunlar çok daha kolay çözülecek” dedi. Papandreu da, aynı şekilde memnuniyetini hiç saklamadı.

Gezinin kahramanları iş adamlarıydı...
Bu gezinin en olumlu yanı neydi diye soracak olursanız, ben en başta iş adamlarını gösteririm. DEİK’in (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) organize ettiği Türk-Yunan iş adamlarının bir araya gelişleri ve epey uzun bir aradan sonra “Birlikte nasıl iş yaparız?” sorusunu sormaya başlamaları çok önemliydi. Bu durum, artık Yunan hükümetinin de yeşil ışığını sonuna kadar yaktığının bir işaretiydi.
Türk-Yunan İş Konseyi Başkanı Selim Egeli ve DEİK İcra Kurulu Başkanı Rona Yırcalı’ya herkesten önce kocaman bir BRAVO demek gerekir. Eminim başkaları da aynı şekilde katkıda bulunmuşlardır, ancak ben tanımıyorum. Daha çok Egeli-Yırcalı ikilisini gördüm.
120 iş adamının, yaklaşık 250 iş görüşmesi yapması bir rekordur.
Türk-Yunan ekonomik ilişkileri komik derecede düşük. Toplam 2 milyar dolar civarında. Oysa bu rakam kolaylıkla 5 milyar dolara çıkarılabilir.
Her köşede bir iş konuşması yapılıyordu.
Etrafımızda 10 bakan dolaşıyordu, ancak sonucu alanlar iş adamları oldu.
Hele, adalara vize kaldırılması konusunda yapılan açık pazarlık çok şirindi.
Basın toplantısında Papandreu, 1 günlük turlardan söz edince, salonda bulunan Egeli turizmciler ellerini kaldırıp “2-3 gün” diye seslenince, Başbakan Erdoğan da gülerek “Canım 1 gün çok az” dedi. Muhatap, Papandreu değil de, bizim başbakanımız olsa, eminim “Hadi canım sizi mi kıracağım, oluversin” derdi. Yunan Başbakanı ise, “Önce AB’yi ikna etmem gerekir” diyerek kendini bağlamadı.
Ancak bu konuya bir çözüm bulunacağı belli oldu.

Adalardan beni arayıp lobi yapanlar oldu

Şu kadarını söylemeliyim ki, aynı gece beni Yunan TV’sinde gören, Simi, Patmos ve Leros’tan tanıdığım 3 restoran sahibi Yunanlı arkadaşım arayıp resmen lobi yaptılar ve “Mehmet Ali en az 48 saat serbestçe giriş çıkış almadan Papandreu’yu bırakmayın. Biz burada mahvoluyoruz. Bizi kurtarın” diye bağırdılar.
Çok sempatik bir hareketti ve bunu da Yunan Başbakanı’yla paylaştım. Hatta “Bu vizeyi Türklere jest olsun diye kaldırmayacaksınız, bakın sizin insanlarınızın ihtiyacı var. Parayı harcayacak olanlar bizleriz” dedim.
Tek sorun, acaba Avrupa Birliği, vize konusunda çabuk hareket edip bu sezona yetiştirebilir mi, bilemiyorum.

Patrik, Pembe Panter gibi, Erdoğan’ı her yerde izledi
Patrik Bartholomeos
, bu gezide değildi ancak Pembe Panter gibi, adı ve Patrikhane sorunları sürekli şekilde Türk heyetini izledi. Üstelik, basın toplantısındaki soru-cevaplarda da en çok ve ilginç gelişmeler de onun etrafında yaşandı.
Örneğin, Başbakan’ın benim, “Patrik’e ekümenik denmesi sizi rahatsız ediyor mu?” şeklindeki soruma karşılık “Benim ecdadımı rahatsız etmemiş, beni neden etsin? Bazılarını ediyor, ancak beni rahatsız etmiyor...” demesi, ilk defa Türkiye’nin bu konudaki tutum değişikliğini gösteriyordu.
Aynı şekilde, “Neden, Türk vatandaşı olan ve bu ülkenin dini lideri sayılan Patrik’i de beraberinizde getirmediniz?” soruma yanıtı da ilginçti ve beni memnun etti: “Bizim Diyanet İşleri Başkanı’yla birlikte getirecektim. Ancak Diyanet İşleri Başkanı’nın daha önceden verdiği çok önemli bir toplantı sözü vardı. Bundan dolayı olmadı. Oysa birlikte gelsek çok güzel bir mesaj olurdu...” Düşünülmüş olması dahi, Ankara’nın geleneksel bakışının değiştiğini ve Patrikhane’nin artık bir düşman gibi görülmemeye başlandığını anladım.
Başbakan ayrıca, San Sinod meclisine katılanların Türk vatandaşlığına geçişlerinin nasıl kolaylaştırıldığını ve Ruhban Okulu’nun açılması için de -hoş herhalde şimdiye kadarki bilmem kaçıncı defa- bir formül arandığını, Heybeliada’daki yetimhanenin yakında geri verileceğini söyledi.
Bugünkü (dünkü) Yunan basını genelde, Bartholomeos ve Patrikhane haberlerini manşetlerine taşımıştı.

Eski İstanbul Rumlarına ‘Geri dönün’ çağırısı...
Beni en çok ilgilendiren adımlardan biri de, Başbakan’ın adeta T.C.’nin eski hatalarından biri sayılan, 6-7 Eylül olayları ve 1967-68 döneminde zorla ülkeden atılan, Rum kökenli Türk vatandaşlarına ve o dönemlerde Türkiye’de yaşayan Yunan vatandaşlarına seslenmesi ve bir nevi “Geri gelin. Kollarımız açık. Eski yuvanıza dönün” çağırısıydı.
Bu durumda bulunan Yunanlı sayısı, Dışişleri Bakanlığı’nın incelemelerine göre, 50 bin civarındaymış.
Sembolik bir çağırıydı. Rumların da bir daha geri dönmeyecekleri biliniyordu, ancak her şeye rağmen, böyle bir çağrı Türkiye’nin artık çok değiştiğini ve kendine güveninin arttığını gösterdi.
Bu arada, azınlıklarla ilgili olarak yayınlanan son kararlar, Atina’da olumlu karşılandı. Türkiye’nin kendi azınlıklarına sahip çıktığı ve onların haklarını güvence altına aldığının bir işareti olarak nitelendirildi. Hele bu (dün) sabah, İstanbullu Rumlardan oluşan bir heyetin, Başbakan’a gelip “Biz geri dönmeye hazırız, ancak yardımcı olun” demesi, bu adımın nasıl bir yankı yaptığını da ortaya çıkardı.

Ege’de hayal kırıklığı, Kıbrıs’ta mesafeli davranış
Yunanlıların hayal kırıklığı, Ege üzerindeki uçuşlar konusunda bir çözüm bulunamamış olması, Türkiye’nin bir formülle Atina’ya gelmemesiydi. Oysa, burada gerçekten herkesin beklentisi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir sürpriz yapacağı şeklindeydi.
Buna karşılık, Başbakan “Hele önce siz şu uçaklarınıza bomba koymadan uçmaya başlayın” talebinde bulununca, soğuk bir hava esti. “Bu hava sahası bize ait. Bu sahayı ihlal eden Türk uçaklarını izlemek için bizim de kendi uçağımızı kaldırmamız ve bomba yükleyip yüklemememiz, bizim egemenlik hakkımızdır” yanıtı geldi.
Anlaşılan, Türkiye bu konuda toptan bir anlaşma yapılmasını, Ege’nin tüm sorunlarının (kıta sahanlığı-karasularının ve havadaki sınırların) tespit edilmesini istiyor. Toplu şekilde bir anlaşmayla bu konunun çözülebileceğini söylüyor. Hatta, Lahey Adalet Divanı’na gidilebilineceğini söylüyor, ancak Yunanlılar hâlâ eski pozisyonlarındalar. Yani, Adalet Divanı’na sadece kıta sahanlığı konusunda gidilebileceğini, diğer konuların Yunan egemenlik hakkı olduğunu, bu hakkın da Türkiye ile pazarlık edilemeyeceğini belirtiyorlar.
Bundan dolayı da bir anlaşma olmuyor. Doğrusu, bu mali kriz sırasında da, Yunan hükümetinin herhangi bir adım atabileceğini sanmıyorum. Zira bu yöndeki her adımı “vatanı satıyor” damgasını yiyecek.
Aynı şekilde Papandreu, Kıbrıs konusunda da elini ateşe sokmak istemiyor. 4’lü konferans (Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs Türk ve Rum toplum) önerisine sıcak bakmıyor. Rumların kendi işlerini kendilerinin halletmelerini istiyorlar. Bu iki önemli konuda herhangi bir gelişme yok.

Birbirlerini sevdiler ve bol bol övdüler...
Bu ziyaretin diğer en kazançlı yanı, iki başbakan arasındaki muhabbetti. Birbirlerine öylesine çiçekler attılar, birbirlerinin sırtlarını öylesine sıvazladılar ki, hayretler içinde seyrettik.
Gayet de samimiydiler.
Papandreu, Erdoğan’ı yere göğe koyamadı. En cesur Türk lideri olarak niteledi. Sözüne güvenilen bir siyasetçi olarak gördüğünü söyledi. Türk halkına da çiçekler attı. Büyük bir halk olduğunu, artık karşılıklı korkulardan, gerçekten uzak şehir efsanelerinden uzaklaşmak zorunda olunduğunu vurguladı. Eskiye geride bırakmaktan, yeni sayfalar açmaktan söz etti...
Anlayacağınız, etti de etti.
Daha önce ve dün ziyaretin sonunda da kendisini gördüm ve söylediklerinde çok ciddi olduğunu ve içtenlikle inandığını gördüm.
Erdoğan da, Yunan Başbakanı’na destek verebilmek için, gereken her sözü söyledi. Bu gezinin tarihi niteliğinden tutun da, iki ülkenin artık Ege’yi barış denizi yapması gerektiğine kadar, kulaklara çok hoş gelen sözler sarf etti.
Tabii bu arada, Yunan basınından çıkan ters sözlere de hafif sinirlenip yanıtını yapıştırdı, ancak yine de bizlerle ilişkisine oranla çok daha yumuşaktı...