Erdoğan'dan Ahmedinejad'a: Bana takiye yapmayın...

a
a
Perşembe, 09 Eylül 2010 - 05:00

Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki sarsıntı sadece İsrail ile ilgili değil. Bir de İran konusu var. AK Parti’nin tepesi ve Türk dış politikasının patronu konumundaki kişilerle yaptığım konuşmalarda, durumun vahametinin farkında olduklarını gördüm. Washington’da bazı çevrelerin oyununun bozulduğunu, kışkırtma politikasının kurbanı olunduğunu söylüyorlar ancak eninde sonunda Türk-ABD ilişkilerinin zedelendiğini de kabul ediyorlar. Bu durumun tehlikeli olduğunu kabul ettikleri gibi, özellikle Obama yönetimi nezdinde ince ayar yapmaya devam ettiklerini de saklamıyorlar. Yani, “Kardeşim ben koskoca bir Türkiye’yim, bana kimse karışamaz. Amerika dahi olsa ben aldırmam” şeklinde bir yaklaşım yok. Başkan Obama ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile son kişisel ve telefon görüşmelerine özellikle dikkat çekip, tamiratın başladığına ve bunun özellikle Irak üzerinden gerçekleştirildiğine dikkat çekiyorlar. Yönetimin güvenini kazandıklarını ileri sürüyorlar ancak ABD ve Avrupa’daki güvensizliğin henüz tümüyle ortadan kaldırılamadığını da saklamıyorlar. Gerçekten de, Başbakan Tayyip Erdoğan-Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisinin dışarıdaki prestijleri, İsrail ve İran olaylarından sonra önemli ölçüde sarsıldı. Ortadoğu’da artan reytingler, Batı’da aynı oranda düştü.
Eski düzeyini bulabilmesi de zaman alacak. Hiç değilse, iktidarı oluşturanlar bu gerçeği görüyorlar ve düzeltmeye çalışıyorlar.

Gelelim İran konusundaki Türk tutumuna...

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Batı dünyasının ileri sürdüğü gibi, Ahmedinejad’ın kankası konumundalar mı?
İran ne derse inanılıyor mu ve özellikle nükleer politika konusunda sonuna kadar destek verilecek mi?
Bu soruyu, dünkü yazımda sözünü ettiğim dış politikanın patronu konumundaki kişiye sordum.
Yanıtı ilginç olduğu kadar, Ankara’nın Tahran’a bakışını, kuşku ve kaygılarını da anlatması açısından sizinle paylaşmak isterim:
“...Türkiye, İran’ın nükleer bir güç olmasını isteyecek en son ülkedir. Bunu da kendilerine çok net şekilde anlattık. Hatta Başbakanımız, Ahmedinejad’a son derece açık şekilde ‘Bana takiye yapmayın’ dedi. Her şeyin farkındayız ancak bizim çabamız kendi çıkarlarımızı koruyabilmek. Bu işi savaşa kadar uzatmadan çözülmesini sağlamak. Bundan dolayı bazen başkalarının ayağına basılıyor olabilir, ancak bu olasılıkta asıl zararı görecek olan biziz...”
AK Parti,
İran’ın kara gözlerine aşık değil.
Nükleer güç olduğu taktirde, bölgedeki dengelerin Türkiye aleyhine bozulacağının da farkında. Benim tüm konuşmalarımdan anlayabildiğim kadarıyla, İran’a şimdilik bir zaman ve güven kredisi açılmış durumda.
İnşallah Tahran da, Ankara’nın açtığı bu kredinin geri ödeme tarihine ve koşullarına uyar...
Washington’un çok merakla yanıtını aradığı diğer soru da, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik ambargo kararına uyup uymayacağı...
Bu konuda Ankara’nın hiç tereddütü yok.
“...Göreceksiniz asıl diğerleri uymayacak. Kenardan köşeden şirketlerini kollayacaklar. ABD, sırf Rus ve Çin şirketlerini korumak için anlaşmaya madde koydurdu... Biz de, onlar kadar ambargoya uyacağız...”
Ankara
, İran politikasının iflas ettiği yolundaki yorumlara katılmıyor. Bunu ispat etmek için de, müzakerelerin sürmesini bekliyor.
Sonuçta ne olacak?
Benim edindiğim izlenim, Türkiye ne yaparsa yapsın, anahtarın Tahran’ın elinde olduğu ve İran yönetiminin de hareket yeteneğinin giderek kısıtlandığı şeklinde.
Türkiye, İran’ın attığı adımları büyük bir dikkatle izliyor. Yanlış bir adımı veya verdiği bir sözü tutamaması, Ankara’yı kaybetmesine yol açacak.
Bu yazıyı, son bir sorunun yanıtını paylaşmadan bitirmek istemiyorum. Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nde HAYIR demek zorunda mıydı?
Başkan Obama’nın ısrarlı ricasına rağmen Washington’u değil Tahran’ı tercih etmişti.
Çekimser kalsa ne kaybederdi?
Aldığım yanıt, Başbakan’ın bu konuya bakışını göstermesi açısından çok önemli:
“...İran’ı tümüyle kaybederdik. Başbakan söz vermişti. Sözünde durması hem İranlılar hem de Brezilyalılar açısından önemliydi...”
Doğrusu, ben bugün gelinen noktaya bakınca “Değmezdi” diyorum. Genel ilkeler ve politikalar açısından belki doğru davrandı, ancak Washington ile ilişkilerinde öylesine önemli kuşku ve kaygılar yarattı ki, bunca soru işareti doğmasına değmezdi... Türk hükümetinin gerçekten eksen değiştirme niyeti olsa, bu yaklaşımı doğru sayılabilirdi ancak bugünkü klasik mantıkla bu kadar çok dert almayı anlayabilmiş değilim.
Gelelim son noktaya...
ABD bu kadar kızgınlıktan sonra PKK konusunda Türkiye’ye bir ders vermeyi planlıyor olabilir mi?
Bu konuda da ilginç yanıtlar aldım. Yarınki yazımda sizlerle paylaşacağım.