Erkeğin renklisi ve de eteklisi...

Cumartesi, 21 Kasım 2009 - 05:00

dirensin. Paris’te erkekler eteği benimsedi bile. Louis Vuitton’un tasarımcısı Marc Jacobs gözümüze soka soka uzun zamandır etek giyiyor. Chanel’in tasarımcısı Karl Lagerfeld özel hayatının anlatıldığı ‘Lagerfeld Confidential’ (Lagerfeld Sırları) belgeselinde evindeki akşam yemeğine etekle indiğinde gözümüz epey yadırgamıştı. O günlerden bugüne çok zaman geçmedi.

Marc Jacobs’ın da ısrarcı etkisiyle benim gözüm erkekte eteği benimsedi. Son koleksiyonlarında Etro, John Galliano, Prada, Comme des Garçons gibi markalar da erkeklere etek giydirince olanlar oldu. Sokak modasının öncü markası H&M de İskoçlar’ın geleneksel erkek giysisi olan kilt tipi eteklerden üretti. Artık Paris’te sokakta etekle dolaşan pek çok erkek var. Hem de ne erkekler... Erkek adam etek mi giyer! Onlar kesin gay’dir, eteği ancak eşcinseller giyer diye çamur atmaya kalkanın alnını karışlayacak cinsten!

 

İstanbul sokakları henüz buna hazır mı değil mi bilemem, ama yakında bu cesareti gösterebilecek özgüveni ve önderliği olanlarla karşılaşacağımıza eminim. Erkek etekleri şimdilik köşede dursun. Biz daha hala kırmızı pantolon için tartışıyoruz. Oysa çoğu erkek karşımıza geçip “Ben senin bildiğin erkeklerden değilim” diyor bile. Açık açık olmasa da giyimindeki detaylarla... Artık siyah takım elbiselerinden ve beyaz gömleklerinden sıkılan iş adamları hayatlarına renk katmak istiyor!

Dolce Gabbana’nın ürettiği pembe, sarı, kırmızı iç çamaşırları yetmedi. Çoğu erkek artık renkli çorap giyiyor. Hatta kimisi çoraplarını ve öz varlıklarını sergilemek için pantolon paçalarını kıvırıyor, hatta kısalttırıyor. Sıkıcı kalıplarınızdan çıkın. Hayata en azından çoraplarla renk katmanın ne kötülüğü olabilir ki? Kırmızı, mavi, yeşil, pembe, sarı... Paul Smith, John Lobb her renkte çorap üretiyor.

Lacoste timsahını korumaya aldı

Lacoste sanırım markalaşma yolunda gösterilecek en iyi örneklerden birisi... Yıl 1927. Tenis turnuvasının çok önemli bir maçından önce Fransız ekibin kaptanı, ünlü oyuncu Rene Lacoste’a bir vaatte bulunuyor: Bu maçı kazan, sana timsah derisi bir valiz hediye edeceğim. Timsah derisi çok pahalı ve kıymetli tabii. Maç bitiyor, Rene Lacoste maçı kazanıyor. Kendisine valiz hediye edildi mi bilinmez. Ama Amerikan basını bu anekdotu gazetelere manşet yapıyor: Rene LACOSTE rakibini timsah gibi yedi! Bunun üzerine bir arkadaşı Rene’nin kortlarda giydiği giysilerin göğsüne kocaman bir timsah çiziyor. Ve zaman içerisinde bu timsah LACOSTE adıyla kurulan markanın logosu haline geliyor. Aradan çok zaman geçti, ve şimdi marka kendisini LACOSTE yapan hayvanı, yani timsahı korumaya aldı.

Dünyada ‘Save Your Logo’ adıyla, ‘logonu koru’ kampanyası başlatıldı. Logo olarak bir hayvan figürü kullananlara, hayvanınızın neslini ve geleceğini koruyun diyorlar. İlk adımı atan marka da Lacoste. Önce nesli tükenen timsahların bakımını üstlendi. Sonra kampanya için özel bir çalışma yaptırdı. Humberto ve Fernando Campana kardeşler, Brezilyalı iki endüstriyel tasarımcı. Lacoste’un söz konusu kampanyası için t-shirtler hazırladılar. Hazırlanan ‘logonu koru t-shirtleri’ birkaç çeşit.

Merak edenler için şu an İstinye Park’ta sergileniyor. Yarın son gün! İlk çeşit, 1461 adet timsah logosundan üretilen bir model. 4000 EURO. Dünyada sadece 12 kadın ve 12 erkek olarak toplam 24 adet var! İkinci çeşit, 125’er adet üretilmiş. Bu 125’er adetin bir kısmı Paris’te Colette mağazasında 1900 EURO’dan satılıyor. Bir de 180 adet kadın ve 300 adet erkek için üretilenler var. Onların Türkiye’de mağaza satış fiyatı 265 Lira. 4000 EURO olan modelden İstanbul’da sadece bir adet satılacak. Kime nasip olacak bilmiyorum ama almadan önce Darıca Hayvanat Bahçesi’ndeki 7 adet timsaha da katkısı olacağını bilmesinde yarar var. Çünkü onların bakımını da Lacoste üstleniyor...

Helin Avşar’da moda içler acısı!

Pazar günü Habertürk’de Helin Avşar’ın Rasim Ozan Kütahyalı ile röportajı çıktı. Helin Avşar’ın röportajının muadili Ayşe Arman’ın Hıncal Uluç’la önceden yaptığı bol fotoğraflı, zayıf kostümlü röportajdı. Ayşe Arman’ın fotoğraf çekiminde kullanılan kostüm ve mizansenin pek başarılı olmadığını ama amacına hizmet ettiğini düşünüyordum. Helin Avşar’ın fotoğraflarını görünce beterin beteri varmış dedim. Helin Avşar’ın röportaj fotoğraflarının ne kadar kötü olduğundan bahsetmeyeceğim bile. Ne de olsa aynı konu bütün hafta yazıldı çizildi. Herkes gereken tepkiyi çoktan gösterdi. Helin Avşar da röportajını gündemde tutabildiği için mutludur, kendisini başarılı bulmuştur.

 

Rasim Ozan Kütahyalı ise yaptığı işin ucuzluğunu görüp pişmanlığını dile getirdi. Benim takıldığım konu Helin Avşar’ın giydikleri. Neden bu kadar alakasız ve marka bağımlısı tercihler yaptığı. Markasını gösterebileceği ne varsa giymiş. Çizmelerinin üzerinde kocaman Chanel yazıyor. Üzerine sade bir şeyler giymek yerine her tarafından Burberry deseni görülen bir elbise seçmiş. Bu da yeterli gelmemiş, Burberry desenini görebileceğimiz bir de kemer takmış. O da yetmemiş, iki tane Hermes bileklik takmış.

Fotoğraflar çekilirken de bilekliklerin H tokasını kadrajın açısına uygun çevirmiş. Hem de her karede! Bu tavra “Ben sonradan gördüm, siz de bende görün” denir. Maalesef hala sadece marka giyerek şık ve kaliteli olabileceğini zanneden o kadar çok insan var ki! Ayrıca hatıra fotoğrafı çektirir gibi sadece kendisinin nasıl güzel çıkabileceğini hesaplayıp diğer kişiyi obje gibi kullanmakla ortaya çıkan iş ancak böyle kalitesiz durur. Hadi kendinize saygınız yok, okuyucuya da mı yok?