Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Ermeni konusunda da, 12 Eylül'de ektiğimizi şimdi biçiyoruz...

Cuma, 19 Mart 2010 - 05:00

İsveç’teki oylama beni 1980’lere götürdü. Kürt asıllı İsveçli parlamenterlerin oylamayı nasıl etkilediğini gördükçe, askeri yönetimin kulaklarını çınlattım.

12 Eylül askeri yönetimi bu ülkeye en büyük zararı, binlerce Kürt kökenliyi, solcu veya farklı düşünenleri vatandaşlıktan atıp, yurt dışında yaşamaya zorlamakla verdi.

Aynı dönemlerde ben de, Milliyet’in Avrupa editörü olarak, Brüksel’de yaşıyordum. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Türkiye tartışmalarını izlerdim. Bizzat tanıklık ettiğimden dolayı, biliyorum.

Pasaportları ellerinden alınan ve yurt dışına atılan bu insanlar, en hiddetli “Türk aleyhtarı lobiyi” oluşturmuşlardı.

Kimi Kürt milliyetçisi, kimi DHKP-C’li, kimi Süryani, kimi komünist aktivist, terörist değil, resmi ideolojiye karşı çıkanlardı. Polis veya askerden kaçıp yurt dışına gidince vatandaşlıktan atılmışlardı. Vatansız kalmış, bulunduğu ülkenin eline bakan bu insanları kendi elimizle kendimize düşman ettik. Duydukları tepkiyle, ellerinden gelen propagandayı yaptılar. Bulundukları ülkelerin siyasetçileri, gazetecileriyle yakın dostluk kurdular. Türkiye hakkında ne söylerlerse doğru kabul edildi. Resmi yetkililer ağızlarıyla kuş tutsalar da işe yaramadı. Yabancılar için, ülkelerindeki asker rejimine karşı çıkan Türk muhalifler daha inandırıcıydılar.

Yıllar boyunca bu kesimin cezasını çektik. Haksız değillerdi. Çok sonra vatandaşlıkları geri verildi, ancak çocukları veya torunları Türk devletinin ailelerine çektirdiklerini unutmadılar. Şimdi onlar da intikamlarını alıyorlar.

Neden tutuksuz yargılanmıyorlar?

Ergenekon yargılamasına karışmış olanların büyük bir bölümüyle başka dünyaların insanlarıyız. Aralarında, yaşamları boyunca bana karşı komplo kurmuş, hayatımı mahvetmeye çalışmış olanlar da var. Ancak yine de onların haklarını savunurum. Aralarında, yakından tanıdığım, farklı düşünsem dahi saydığım, sevdiğim kişiler de var.

Örneğin, Mustafa Balbay.

Mustafa bir yıldır tutuklu.

Davasının ne kadar süreceği de belli değil. Yine aynı dava ile ilgili olarak ilk başta da gözaltına alınmış, sonra serbest bırakılmıştı. Hiçbir zaman kaçmaya kalkışmadı. Tekrar gözaltına alınacağını bilmesine rağmen, polisi bekledi. Üstelik delilleri karartmaya da kalkışmadı. Zaten böyle bir şey yapmaya ne moral açısından, ne de fiilen imkanı vardı... Neden hâlâ tutuklu? Tutuksuz yargılanamaz mı? Dışarı çıktığında, şimdi mi delilleri karartacak? Mustafa Balbay’ın durumunda olan çok kişi var. Kamuoyunun vicdanı, bu davanın sonunda suçluların cezalandırılmasını arzuluyor, ancak aynı zamanda tutukluluk konusunda da tatmin olmayı arzuluyor. Mustafa Balbay gibi, elinde veya evinde bomba ile yakalanmamış, muhalefet yapmakla iktidarı devirmek arasındaki çizginin neresinde olduğu kesinlikle saptanamamış kişilerin, hapiste tutulmaları artık kabul edilmiyor. Eğer dışarı çıktıklarında aleyhte propaganda yapacaklarından korkulduğu için içeride tutuluyorlarsa, daha da kötü. Böyle bir muameleye kimsenin hakkı olmamalı.

Bu durum hepimizi rahatsız ediyor.

Gayet tabiidir ki, karar yargıca aittir. Ancak, bir de kamuoyu vicdanı var ki, bir davanın sonucu kadar önemlidir. Önüne geleni tutuklayıp, yıllarca süren yargılamada hayatları mahveden bu sistemin ve sonunda beraat edenlerin hikayeleri gazetelerde yayımlandıkça, sadece yargımız yara alıyor. Artık yargının kendi kendine ince ayar yapma vakti geldi de geçiyor bile...

Depremde öleceğiz, umurumuzda değil...

İnanılır gibi değil... Lütfen şu manzaraya bakın... Yeni değil, yıllardan beri aynı tehlikeye dikkat çekiliyor. Hele son aylarda, bu işin uzmanı olan herkes yazıyor, çiziyor. “Deprem geliyor, önlem almazsanız öleceksiniz” diyorlar.

Kimse kıpırdamıyor. 32. GÜN’de Prof. Dr. Celal Şengör ile Prof. Dr. Okan Tüysüz ekrana çıkıp haykırdılar. Çığlık attılar.

Depremin nereleri vuracağını, bir haritanın üstünde çizerek gösterdiler. Celal Hoca “Ben felaket tellalıyım, ancak kimselerin dikkatini çekemiyorum” dedi.

Kimse meraklanmıyor... Eskiden herkes çok dikkatli davranırdı. Örneğin, deprem olasılığından söz ederken, toplum paniklemesin diye, son derece üstü kapalı uyarılar yaparlardı.

Zaman içinde bakıldı ki, Türkiye’nin her yanı depreme açık ve insanların neredeyse tümü hazırlıksız, uzmanlar açtılar ağızlarını, yumdular gözlerini... Demediklerini bırakmadılar. Toplumu korkutup, biraz duyarlılık yaratmak için en felaket dolu senaryoları anlatır oldular. Üstelik, ardı ardına gelen depremler yaşandıkça, bu söylemlerini arttırdılar. Ne paniklemesi, halkımız seyretti... Hâlâ da seyrediyoruz. En bilinçli, en uygar, hayata en çok değer verenlerimiz dahi umursamıyor. Bir sayım yapalım, göreceğiz ki evlerinin dayanıklılığını kontrol ettiren, çürük görülenleri güçlendiren, evlerinin içinde gereken önlemleri alanlarımızın sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Düşünebiliyor musunuz, depremin geleceği, gücünün 7 civarında olacağı biliniyor. Bu durumda İstanbul’da 90 bin kişinin öleceği, kentin yarıdan büyük bölümünün yok olacağı da biliniyor.

Buna rağmen kimselerin kılı kıpırdamıyor.

“İnanılır gibi değil” dememin nedeni de bu işte... “Kendinizin hayatını hiçe sayıyorsunuz, bari çocuklarınızı, torunlarınızı, sevdiklerinizi düşünün” diyoruz, onu da umursayan yok... “Canım bize bir şey olmaz... Zaten baksana, ya 50 gün veya 50 yıl sonraki bir deprem için şimdiden dert edinmeye, para harcamaya ne gerek var” mantığı geçerli...