Selcen Doğan Ağakay

Ertelenmiş hayalleri gerçekleştirme projesi

Pazar, 25 Nisan 2010 - 05:00

Çocukluktan gelen arkadaşlıklar gibisi yoktur. Buluştuğunuzda, her ‘yaşı’ birkaç saat içinde yeniden yaşama fırsatı verirler size. Bir bakmışsınız, salıncakta kahkahalar atıyorsunuz, bir bakmışsınız sudan bir sebep için küsüp yeniden oyuna başlayabilmek için çarçabuk barışıyorsunuz, bir bakmışsınız ilk kaçamakların heyecanını yeniden hissediyorsunuz.
Sözünü kesmemek için zor tutarsınız kendinizi. ‘Esas sen şunu hatırlıyor musun?’larla araya girip durursunuz. ‘Öteki’lerden konuşursunuz. Kızdıklarınızdan, kıskandıklarınızdan, sevdiklerinizden, nefret ettiklerinizden... Artık acıtmadığı için sıradan bir şeymiş gibi tarif edebildiğiniz yaralarınızdan...
Terapi gibi gelir insana onlarla geçirilen zaman. En lezzetli yemekler onlarla yenir, en çok onlarla gülünür, en ‘kıymetli itiraflar’ onlarla paylaşılır, en ‘esaslı yüzleşmeler’ onlar sayesinde yaşanır.
Uzundur görmediğim adaşım, sırdaşım, çocukluğumdan bugünlere taşıdığım arkadaşımla, tam da bunları yaşadık güzel kokulu bir bahar akşamında. Ertelenmiş hayallerini gerçekleştirme projesine başladığını söyledi bana. Çok hoşuma gitti bu tabiri. Anlattı uzun uzun.
Şimdi bir bir gerçekleştirmeye çalışıyor çocukluk ve ilk gençlik hayallerini. Sonuçları çok da umurundaymış gibi gözükmüyor.
Çünkü o esas olarak bu ‘yolculuğu’ önemsiyor, varacağı noktayı değil. Ve o da öğrenmiş ki hayatta, esas ‘başarı’ varılan noktalar değil, aralarda yaşananlardan çıkarılan mutluluklar.
Çünkü esas başarı ‘başkalarının görebildiği somut şeyler’ değil, ‘mutlu olmak’ altı üstü. Çünkü esas zor olan bu, ‘sadece mutlu olabilmek’...

Kimseleri sevememek

Yüzde 70’imiz ABD’ye olumsuz bakıyormuş. Yüzde 54’ümüz İran’a, yüzde 53’ümüz İngiltere’ye, yine yüzde 53’ümüz Fransa’ya, yüzde 45’imiz de AB’ye olumsuz bakıyormuş. En olumsuz baktığımız ülke ise yüzde 77’lik oranla İsrail’miş.
Peki kime olumlu bakıyormuşuz? diye sorduğumuzda, her ülkeyle ilgili ‘olumsuz’ görüşlerimiz ‘olumlu’ görüşlerimizi geçtiği için, sonuç: ‘Türkler hiçbir ülkeyi sevmiyor’ çıkmış. Bu araştırmayı İngiliz yayın kuruluşu BBC World, uluslararası bir araştırma şirketiyle birlikte bir üniversiteye yaptırmış. Tam 28 ülkede, 30 bin kişiyle görüşülmüş.
Hangi milletlerin hangi milletlere nasıl baktığı ölçülmüş. Türkiye’de 11 ilde 1000 kişiyle görüşen araştırma görevlilerinin tespitine göre Türkler, hiçbir ülkenin dünyadaki etkisine ‘olumlu’ bakmıyormuş. Aslında çok da şaşırmamak gerek bu sonuca. İlkokuldan beri dünya milletleri hakkında bize öğretilenler ortada. Bir kere dört bir yanımız düşmanlarla çevriliydi hep. Bölmek istiyorlardı bizi. Sadece komşularımız değil, Asya’dan Avrupa’ya herkes bölmek istiyordu bizi. Tüm dünya düşmandı bize. Hem Sevr’i hiç unutmuyorduk, her an yeniden başımıza böyle bir şey gelebilirdi, Allah muhafaza.
Böyle eğitilmedik mi hepimiz? Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı anlayışıyla...
Kimselere sıcak bakamamamız bundandır.
Sevemiyorsak, sebebi vardır...

'Şeytan Prada Giyer’ doğruymuş

Japonya’da olanları duyunca, ‘Şeytan hakikaten de Prada giyiyormuş’ diyesi geliyor insanın. Modaevi Prada, Japonya’daki bazı çalışanlarını, ‘çirkin, yaşlı ve şişman’ oldukları gerekçesiyle işten çıkarmakla suçlanıyor şimdilerde.
Prada’nın Japon iştirakinde üst düzey yöneticilik yapmış olan Rina Bovrisse, şirketinin kendisinden firmaya uygun hale gelmesi için saç modelini değiştirmesi ve kilo vermesi gerektiğini talep ettiğini öne sürmüş. Kendisi gibi birkaç kişinin daha, çirkin, yaşlı, şişman, kötü dişlere sahip oldukları ve şirin olmadıkları gerekçeleriyle istifa etmeye zorlandıklarını belirtmiş. Ve Tokyo Sanayi Mahkemesi’nde taciz ve ayrımcılık davası açmış.
Haberi okuttuğum erkekler, “Eh sektör belli, marka belli, ne işi varmış orada o ucubelerin. Prada haklı” dediler. Çok acımasız bir bakış açısı bu tabii, bir yandan da ilkel. Japon müdire hanım, tam da bu bakış açısına karşı bir mücadele başlatıyor zaten. Çalışma hayatında taciz ve ayrımcılık kurbanı olan Japon kadınlar adına bu davayı yürüttüğünü söylüyor. Ne diyelim, ‘dış görünüş’ün hala, hatta belki de -eskisinden bile daha fazla- ayrımcılık sebebi olduğu dünyamızda, önemli mücadeleler bunlar. Umarım iş yerlerinde şu veya bu nedenden dolayı ayrımcılığa uğrayan tüm kadınlara ilham verir bu dava.

Moda alanında parlak bir kariyere açılan kapı

Eskiden de moda sektörü, gençler - özellikle de genç kızlararasında büyük bir tutkuydu ama herhalde şimdilerde moda alanında kariyer yapmak, hiçbir zaman olmadığı kadar popüler oldu gençler arasında.
Bir zamanlar ‘stilist’ olmak isterdi genç kızlar, şimdi ‘moda tasarımcısı’, ‘moda editörü’, ‘satın alma sorumlusu’, ‘stil danışmanı’ ya da hiç olmazsa ‘stil ikonu’ olmak istiyorlar.
Bu alanda kendini geliştirmek isteyenler, ülkemizde bu konuda ciddi bir eğitim alma fırsatı bulamadıkları için, maddi durumları da elveriyorsa eğer yurt dışına giderlerdi. Gidemeyen ise kişisel çabalarıyla bir şeyler öğrenmeye çalışırdı.
Ne ki, 2008 yılında Nişantaşı’nda, Türkiye’de modanın kalbinin attığı yerde bir Moda Akademisi kuruldu. Geçenlerde gezme ve tanıma fırsatı bulduğum İstanbul Moda Akademisi (İMA) gençlerin tam da hayal ettikleri gibi bir yer aslında. O kadar estetik, o kadar modern, yeni ve güzel ki her şey, insan kapısından içeriye girdiği anda ‘havaya giriyor’ adeta.
Ve bir ilki başarmışlar, London College of Fashion (LCF) ile anlaşarak, İngiltere’deki eğitimin aynısını burada LCF’nin eğitmenleriyle gerçekleştirecek, iki sene sürecek olan eğitimin sonunda LCF diploması verebileceklermiş.
8 Mayıs ve 29 Mayıs Cumartesi günleri programın tanıtımları yapılacak İMA’da. Moda alanında gerçek anlamda eğitim almak ve parlak bir kariyer yapmak isteyenler, www.istanbulmodaakademisi.com adlı siteden bilgi alabilirler.

HAFTANIN NOTLARI

İngiliz The Guardian Gazetesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği politikaların, Türkiye’nin Avrupalı olmadığını savunanlara bolca malzeme sağladığını yazmış. Gazete Erdoğan’ı ‘kavgacı ve hırçın’ olarak tanımlamış.
(Uluslararası ilişkiler açısından zararlı görülen bu imaj - ilginç bir şekilde- Başbakanın iç siyasetteki karizmasının temel kaynaklarından biri. Avrupa bizi dışladıkça bu kavgacı imaj pekişiyor, bu hırçın tavır devam ettikçe de Avrupa bizi dışlayacak sebep buluyor. Günün sonunda iş yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan meselesine dönüyor).

Kameralar önünde, içkinin de etkisiyle ‘mutsuzum’ diye ağlayan Tolga Karel, ‘Yaşadığım şöhretin bedelini yalnızlaşmayla ödüyorum. İnanın dertleşecek dostum bile yok. Kız arkadaş edinmek istiyorum ama etrafta düzgün kız yok, çoğu yoldan çıkmış. Ben diğer ünlüler gibi rezidans tepelerinde minimalist hayat yaşamıyorum. Çiçeklerimle, köpeklerimle, balıklarımla bambaşka bir şey yaşıyorum’ demiş.
(Valla şimdi ben de ağlamak istiyorum. Nasıl bir şöhretmiş bu, nasıl bir bedelmiş... Bir dizide oynamakla bu kadar yalnızlaşıp dağılabiliyorsa bir insan, olur da bir gün starlık mertebesine falan yükselirse, ne hale gelir kimbilir!)