Eşim hediye değil yatırım amacıyla mücevher alır...

Feryal Gülman'ı İstanbul'un en seçkin davetlerinde, üstünde ilk kez gördüğümüz güzel bir giysi, elinde Hermes çantası ve kocaman mutlu gülüşüyle tanıyoruz. Feryal Gülman'la hayatını, evlilik hikayesini ve giysilerini konuştuk

Eşim hediye değil yatırım amacıyla mücevher alır...

Biz sizi her davette, fotoğraflarda, bir kez giydiğiniz hoş bir giysi ve kocaman bir gülüşle görüyoruz. Göründüğünüz gibi mutlu musunuz?

Çocukluğumdan beri beni mutlu etmek çok kolaydır; çok çabuk sevinirim. Hayata bakışım da pozitif olduğu için güler yüzlüyüm. Eşim bile; “Sabahları senin gülen yüzünü görmek bana pozitif enerji veriyor” der. Evimde çalışan insanlar da hep söyler; “Sizin kadar güler yüzlü biriyle çalışmadık” diye.

Çok genç bir kızken hayaliniz bugünkü hayatınız ve bugünkü siz miydi?

Çok genç bir kızken akademik kariyer peşindeydim. Bebeklerle, güzellik kavramı üzerine büyütülmedim; çok iyi okuyordum, başarı üzerine motive edildim. Tıp okumayı hayal ederdim. Büyüyünce ne olacaksın diye sorulunca; “Ordinaryüs profesör olacağım” derdim. Hep en üst kariyer istiyordum. Hiç ben evleneceğim, çocuklarım olacak hayali kurmadım.

Hayalleri ne engelledi?

Lise yıllarında hocalarım beni hukuğa yönlendirmek istedi; çünkü ağzım çok laf yapıyordu. Ama benim T cetvelle gezen genç kızlar hoşuma gitmeye başladı; mimar olmaya karar verdim, İTÜ'de mimarlık okudum. Türkiye'yi İTÜ'lüler yönetiyordu; bu da cazip geldi.

Türkiye'yi yönetme gibi bir hayaliniz mi vardı?

Ankara'da Toplu Konut İdaresi'nde kalmış olsaydım, politikaya atılacaktım, bu gerçekleştiremediğim ve içimde kalmış bir hayaldir.

Bundan sonra gerçekleştirmeyi düşünür müsünüz?

Düşünmem, İstanbul hayatına çok alıştım, Ankara hayatı zor gelir. Politika da artık çok farklı, eski durum olsaydı belki düşünebilirdim.

İTÜ'nün solcu bir geçmişi vardı, sizin o yıllardaki fikirleriniz nasıldı?

İTÜ'de okuduğum yıllar 80 sonrası. 80 ihtilalinde hepimizin bir solcu tarafı vardı. O zaman lisedeydim ama aileden gelen bir yapım da vardı; hiçbirimiz komünist değildik belki ama bir solcu tarafımız vardı.

O yıllarda öğrenci olaylarına karıştınız mı?

Lise yıllarında karıştım doğruya doğru. Ama çok büyük bir boyutta değildi, yürüyüşler olurdu onlara katılırdım. Hiçbir zaman o kadar içinde olmadım, ama destek veren pozisyonda her zaman oldum. İçeri alınan arkadaşlarım çıkınca onlara hep destek oldum. Hiçbir zaman umursamayan kişi olmadım.

Mimarlık okumayıp hukuk ya da tıp okusaydım ne olurdu diye düşünüyor musunuz?

Evet, eğer hukuk okusaydım, bugün en iyi avukat kimse onun yerinde ben olurdum. Tıp okusaydım, psikolojiye yönelebilirdim. Ben daha sosyal içerikli işler yapabilirdim.

Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

Babam bürokrattı (Fikri Bey), Maliye Bakanlığı'nda müsteşardı. Ankara'da kalp krizi geçirince İstanbul'un havası iyi gelir diye emekli olup buraya göç edildi. Buradaki büyük şirketler babamı çok istedi; babam birine karar verdi. 73 yılında İstanbul'a çok iyi şartlarla geldik, evler, arabalar, imkanlar, birden bire hayat değişti. Ama o şirket ciddi sancılı bir şirketti ve babam kurtarmaya çalışırken sağlığını kaybetti. Bir yıl sonra babamı kaybettiğimizde 8 yaşındaydım; anne odaklı büyüdüm. Annem çok güçlü bir kadındı, bana maddi manevi yaşanan sıkıntıyı hissettirmedi. Sosyal demokrattı, hayatında hiç makyaj yapmazdı. Ben ondan mı böyle süslü oldum?

Eşiniz Kemal Bey'in çocukluğu da şimdiki yaşamından farklı...

Babası Son Posta gazetesinde yazı işleri müdürü. Kemal Saint Benoit'da okumuş, babası onu kendisi gibi olması için yetiştirmiş. Ama Kemal, işadamı olmak, ticarete atılmak düşüncesindeymiş. Kemal hep başarısı için der ki, “Ben çok akıllı değildim ama o devirde herkes körken ben şaşıydım.” 18 yaşındayken, o zaman ithalat yok, matbaa makinaları ithal ediyor, ilk işini Erol Simavi ile yapıyor. Türkiye'de ithalatın duayenidir diyebiliriz.

Eşinizle yolunuz iş hayatında kesişiyor. İlk karşılaşma nasıl olmuştu?

Ben Alarko'da Konut Satış ve Pazarlama'dan sorumlu olarak çalışırken Kemal de şirketlerine pazarlama ile ilgili bir genel müdür arayışı içindeydi. Çok gençtim daha, 24-25 yaşındaydım; Kemal Bey'den bana bu iş için teklif geldi, görüştük. Alarko'dan aldığım maaşın iki katını teklif etti. Alarko'dan ayrılmayı düşünmüyordum, Üzeyir Bey ve İsak Bey'in yakınına kadar gideceğim çok pozisyon vardı beni bekleyen. Sadece bana ne teklif edileceğini merakımdan gittim. Kendi değerimi ölçmek için...

Peki Kemal Bey'le aşk nasıl başladı?

Kemal o zaman 52 yaşında, eşinden ayrılalı 7 ay olmuş. İş görüşmemizde, “Ben de eşimden ayrıldım” dedi; “A çok üzüldüm” dedim, başka bir şey aklıma bile gelmedi. Bir hafta sonra, telefon açtı, “Ben sizi ofisinizde ziyaret etmek isterim” dedi. Gelmeden önce çiçek geldi, “Hayırdır ihşallah” dedim. Ben de o sıra diyet yapıyordum, salatalık, havuç falan yiyordum, ona güzel pastalar ikram ettim. Sonra bana “O yediğiniz salatalıklar hiç güzel değildi” diye Çengelköy salatalıkları yolladı. “İlk hediyesi neydi?” diye sorulunca, “Çengelköy salatalığı” diyorum!

Peki kalbinizi ne zaman çarptırdı?

Birlikte bir yemeğe çıktıktan sonra ben iş İngilizcesi eğitimi için 1.5-2 ay Londra'ya gittim. Bir hafta sonunda Londra'ya geldi. Orada heyecan hissettim. Sonra bir hafta sonu daha geldi, orada aşk başladı. İstanbul'a gelince bana Toplu Konut İdaresi (TOKİ)'nden muazzam bir iş teklifi geldi, Kemal'in evliliğe negatif tavrı ve benim de kariyer arzum nedeniyle teklifi kabul ettim. Ben aşık olmuştum ve kendi kendime “O da bana aşık olsaydı evlenmek isterdi” diyordum.

Neden evlenmek istemiyordu?

O tövbeliydi evliliğe. Hem de yaş farkı, din farkı, çocukları, birçok engel vardı. Bana da o kadar güzel kariyer teklifi gelmişti ki; dedim ki; “Feryal sen aşık oldun, onda birçok şeyi buldun, ama bu işin sonu yok. En iyisi gitmek.” Ankara'ya gidip TOKİ Dış İlişkiler Daire Başkanı oldum. O zaman Turgut Özal Başbakan, prenslerin devirleri. Biz de o dönemin insanları olarak bir yerlerin başlarına getiriliyoruz. İnsanlar 45 yaşında böyle pozisyonlara getiriliyor, ben 25 yaşında getirildim. Dayalı döşeli apartman dairesi, altıma araba verdiler. Fakat iş stresinden, sıkıntıdan 11 kilo aldım. O dönem Kemal ile benim için birbirimizi tanıma, anlama ve ne istediğimizi bulma dönemi oldu.

Peki evlenme teklifi nasıl geldi?

Artık evlilik işinden vazgeçmiş, Ankara'da kalmaya ve siyasete girmeye karar vermiştim. O da kafasına koymuştu ki bu iş olmayacak, İstanbul'da farklı bir hayata başlamıştı, çapkınlık yaptığını duyuyordum. Tabii bana “Duydukların yalan” diyordu. Ben Ankara'da bunları duyunca bu işin tamamen bittiğini hissetmiştim. Bir hafta sonu Kemal Ankara'ya geldi ve bana evlenme teklif etti. Evlenme teklif etmesiyle evlenmemiz arasındaki gün sayısı sadece 21!

Neden bu kadar acele ettiniz?

Çünkü başka türlü ne o ailesiyle ne de ben ailemle başa çıkamazdık. Benim ailem de çok karşı çıktı. Eşimin çocukları için de o kadar genç bir kadınla evlenmesi mutlaka sempatik değildi. O 21 gün ne ben ailemle görüştüm ne de o çocuklarıyla. Şu anda onun çocukları, benim ailem mıç mıç mıç yaşıyoruz, herkes birbirini seviyor.

Hayattaki en büyük şansım Kemal Gülman'la evlenmek diyor musunuz?

Diyorum, o da aynı şeyleri söylüyor. Bir sürü engel vardı bizim birleşmemizde, çok yanlışlar vardı, biz o yanlışları doğruya çevirdik. Allah da bana “Bu kadar matematikçisin ama bazen de iki kere iki dört etmiyor” dedirtti! Senelerce benim için “Ankara'da memureyken İstanbul'a geldi evlendi diye yazıldı. Ben umursamadım ama annem çok üzüldü bu yazılara. Bir memure değil, çok iyi görevdeydim. Annem için Kemal'le evlenmemden çok, Ankara'da bulunduğum görev gurur vericiydi.

Kemal Bey'de sizi ne cezbetmişti?

Aslında hiçbir şeyin cezbetmemesi gerekiyordu. Çünkü olmaması gereken her şey vardı. Yaş farkı vardı, çocuklar vardı, din farkı vardı. Ama benim eşim çok hoş sohbet, çekici, başarılı, güçlü, sevgi dolu, dünya tatlısı biri. Çok düşünceli, çok neşeli, hayatı yaşamayı seven, karşısındaki insana yaşatmayı seven, son derece canlı bir insan. Belki baba sevgisi, belki baba güveni. Babamı çok küçükken kaybettim, hep tutunmak istediğin bir şey, ona tutunuyorsun.

28 yaş fark var aranızda, bu neyi değiştirdi? Siz mi yaşlandınız, o mu gençleşti?

Aslında ben her zaman ondan daha olgundum. O ise bugün 20 yaşındaki bir erkeğin olamayacağı kadar hareketli, neşeli, canlı, çok çocuk ruhlu. Bana hep çocuk geldi, ben ona yetişeyim diye çok koştum. Flört ederken akşam yemeğe gidiyorduk, sonra gece 12'de “Bir yere daha gidelim” diyordu; ben evime gitmek istiyordum. Babamı erken kaybettiğim için ben hiç çocuk, hiç genç kız olmadım. Erken olgunlaştım, çok çabuk büyüdüm. Benim öyle lükslerim, öyle bir hayatım olmadı. Disiplinli, prensipli, programlı olayım, belli saatte yatıp kalkayım, programımı kimse bozmasın isterim. Arkadaşlarım “Sen iyi ki Alman ekolünde büyümedin, Hitler tarzı bir tip olurdun” derler.

İstanbul'daki bütün seçkin davetlerin konuğu olmak için hangi özelliklere sahip olmak gerekir?

Ben de eşim de sosyal hayatı seviyoruz. Gece 12'den sonra eğlenmeye gitmeyi sevmiyorum ama sıkıcı biri de değilim. Arkadaşlarımızla olmaktan çok zevk alırız. Birçok güzel dostumuz var.

Neler konuşulur o davetlerde; mesela dedikodu yapar mısınız?

Tabii yaparız. Mesela Monik Benardete'nin kızının Paris'te düğününe gitmiştim, herkes bana onu sordu. Bunlar sorulur ama benden hep pozitif dedikodu çıkar; negatif şey çok nadir çıkar.

Her akşam dışarı çıkıyor musunuz?

Biz her akşam çıkarız, ama Sindrella gibi 12.00'de evimize geliriz. İçkimizi belli ölçüde içeriz. Sabah 7.30'da kalkıp sporumuzu yaparız, sağlıklı besleniriz. İşimiz dışındaki vakitlerimizde iş stresimizi atmayı, dostlarımızla eğlenmeyi, kafamızı dağıtmayı, zamanımızı güzel geçirmeyi seviyoruz. İnsan hayata bir kere geliyor.

Sosyetede kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ben kendimi sosyete, sosyetikler gibi yerlerde konumlandırmıyorum. Türkiye'deki ve dünyadaki konumlandırma farklı. Oğlumuz bize 'sosyal kelebekler' adını taktı. Ben de oğlumuzun bize taktığı isimle, cemiyet hayatında güzel dostları olan, sevdiği arkadaşları olan sosyal kelebekleriz diyeyim.

Oğlunuzun bar mitzvahı (Yahudiler'de erkek çocuğun 13. yaş töreni) yapıldı. 300 bin lira harcandı mı gerçekten?

Öyle bir rakam harcanmadı. Böyle rakamlar uçuşuyor, insanlara böyle rakamları konuşmak çok kolay geliyor. Öyle rakamları bir gecede harcamak öyle kolay işler değil. Öyle kolay kazanılmıyor o kadar paralar. Biz öyle kolay para kazanmıyoruz, onun için de kolay harcayamayız.

Kaç lira harcandı; o kadar harcamadıysanız neden yalanlamadınız?

Niye yalanlayayım? Şimdi onu yalanladığım zaman yeni baştan bir haber çıkacak. İnsanın ahlakı, namusu veya gururunu çok kıracak bir haber olmadığı sürece tekzip etmeye gerek görmüyorum.

Peki şık giyimiyle konuşulan bir hanımsınız. Giyim tercihiniz hep yabancı markalar, modacılar mı? Yerli modacılardan giyinmez misiniz?

Atıl Kutoğlu'ndan giyiniyorum yerli tasarımcı olarak. Onun dışında şu anda Canan Bolak'ın tanıtımını yaptığı bir grubun (Ezra ve Tuba Çetin kardeşlerin Canan Bolak'la yarattıkları Etcetura) birkaç tasarımını giyiyorum.

Bahar Korçan, Hakan Yıldırım... Birçok önemli moda tasarımcımız var. Neden onları da tercih etmiyorsunuz?

Giymiyorum ama giymeyi de çok arzu ediyorum doğrusu. Ama Hakan Yıldırım nerede satılır bilmiyorum, Bahar Korçan'ın yeri neresidir bilmiyorum. Görsem dizaynlarını, satın alma imkanım olabilir. Size açık söyleyeyim alışverişe çok fazla zaman harcayamıyorum.

Ne kadar zaman harcarsınız? Nasıl alışveriş yaparsınız?

İstanbul'dan alışveriş yapıyorsam Beymen ve Harvey Nichols gibi yerler, yeni birkaç ürün geldiği zaman sağolsunlar bana eve yollarlar. Beğendiklerimi seçerim, kalanını geri yollarım. Yurtdışına gittiğim zaman da; ki evlendiğimizden beri eşimden ayrı seyahat etmem; “Sen otelde otur ben alışverişe gideyim” demem. O, “Ben otele gideyim, yazışmalarımı yapayım” dediği zaman, “Ah ne güzel ben de bu arada iki üç saat alışverişe kaçayım” diyorum.

Niçin sadece dünyaca ünlü yabancı markaları giyiyorsunuz?

Çünkü en çok kolayıma inanın onlar gidiyor. Bazen New York'ta SoHo'ya gideyim, no name (ismi bilinmeyen) butiklerden giysiler alayım istiyorum. Ama bütün bunlar için vakit lazım. Benim ünlü tasarımcıların kıyafetlerini giyiyor olmam, illaki onları çok beğeniyorum, arıyorum, buluyorum anlamına gelmesin. Kafanızı her çevirdiğiniz yerde bir Chanel mağazası, bir Yves Saint Laurent mağazası var. Otelinizin bir köşesinde mutlaka bu markalardan biri oluyor, alışverişi daha kolay geliyor.

Pahalı diye bir şeyi almadığınız olur mu?

Tabii olur.

Fiyat sorar mısınız?

Tabii sorarım. Ben kolay kazanmıyorum, ben de çalışıyorum kazanmak için. Benimle çalışan turizm acentası, alışveriş yaptığım mağazalar bilirler ki fiyatına da bakarım, eğer gardırobumda ona yakın bir şey varsa asla almam, iki benzer şeyin uygun fiyatlısını alırım.

İndirimleri takip eder misiniz?

İndirim takip etmem, çünkü mevsim başında yaparım alışverişimi. Ama bazen mallar çok geç geliyor; geçenlerde bir markada yeni gelmiş bir ürün gördüm, çok beğendim ama almadım, “Çok yakında indirime gireceksiniz” dedim, niye alayım?

Bir alışveriş bütçeniz var mı? Çalıştığınız için soruyorum, bu bütçeyi kendi paranızdan mı oluşturursunuz?

Benim senelik bir bütçem vardır, bu bütçe doğrultusunda kendi harcamalarımı yaparım. Bunun dışına da taşmam. Eşim bu konuda gayet katıdır! Giyim bütçem, evimin bütçesi bellidir ki evin bütçesi de benim bütçem içindedir, oğlumun bütçesi bana aittir.

Bütçenizi aşsanız, eşinizden destek gelmez mi?

Bazen isterim aşmak ama sıkıdır yani!

Sizi bir elbiseyle ikinci kez görmüyoruz; kaç kere giyersiniz?

Basının olduğu davetlerde aynı kıyafeti iki kere giymiyorum, ama basının olmadığı da en az 10 davete gidiyorum. Haftanın en az üç dört akşamı arkadaşlarımızın evinde davetler var. O elbiselerimi birkaç kere giyiyorum.

Yani basının olduğu davette bir kere, olmadığı davette birçok kere giyiyorsunuz?

Bazen arkadaşlarım dalga geçiyor, “Bu elbiseni gazetede görmüştük, bizi adam yerine koymuyor musun, ikinci kez bize giyiyorsun?” diye. Benim yurtdışında da arkadaş çevrem var. Burada giydiğim tuvaletleri, elbiseleri yurtdışında bir daha giyiyorum. Geçenlerde bir elbisemi ikinci kez giydiğim için “Kendiyle pişti oldu” diye yazdılar. Bu basına da yaranılmıyor, bir kere giyersem bir daha giymiyor diye yazıyorlar, giyersem de kendiyle pişti oldu diye. Ama bu lafa o kadar güldüm ki.

Gazetelerde giydiğiniz kıyafet için rüküş diye yazıldığında üzülüyor musunuz?

Hiç üzülmüyorum, çok gülüyorum. Ben kendimle çok dalga geçen biriyim, onun için beni rahatsız etmez. Başkalarının arkamdan konuşacağı şeyleri herkesin içinde ben kendim söylerim ki başkalarına söyleyecek söz kalmasın.

İki oda dolusu elbiseniz varmış; öyle mi?

Bir dolap odam var ama biraz karışık, içiçe geçmiş. O nedenle iki oda dolusu denilmiştir.

Elbiselerinizden kolay kolay vazgeçemiyormuşsunuz?

Kolay kolay veremiyorum elbiselerimi doğruya doğru.

Neden veremiyorsunuz?

Çünkü ben biraz klasik şeylere para veriyorum. Klasik tayyörlere para verince onların modası geçmiyor, geçmeyince de veremiyorsunuz. 5-6 senelik tayyörlerim, elbiselerim var. Bu sene deri moda, geçenlerde deri bir elbise giydim, oğlumun doğumundan eski; evdekiler inanmadılar. Bunları ben nasıl vereyim? Kıyafetlerimin çokluğu sakladığımdan dolayı.

Veremiyor, İsrail'de satıyor diye de yazıldı?

Satmıyorum, öyle bir şey yok. Bugün ben bir elbisemi satmaya kalksam 10'da bir fiyatına alırlar ancak. Kusura bakmayın onda bir fiyatına da satacaksam birine vermeyi tercih ederim. Ama eğer yarı fiyatına alan olsaydı gerçekten satardım. Hele hele İsrail'de insanlar, tişört ve lastik ayakkabıyla geziyor, düğünlere blue jean ve lastik ayakkabıyla gidiyorlar. Çok sıcak ve çok spor bir memleket, orada benim kıyafetlerimi kim alır?

Peki ihtiyacı olanlara veriyor musunuz?

Veriyorum, ama ihtiyacı olan arkadaşlarıma, dostlarıma vermeyi tercih ediyorum. Bütün arkadaşlarım benimle aynı imkanlara sahip değil.

Giyim sizin için ne ifade ediyor?

Ben çok eğleniyorum. Benim için giyim eğlence. Alışveriş yapmak da eğlenmek, deşarj gibi geliyor. Ben tamamen kendim için giyiniyorum, hoşlanıyorum bundan. Ama bunun için yaşamıyorum. Hayatın anlamı bu değil.

Hayatın anlamı ne sizin için?

Benim için hayatın anlamı aile, ailemle geçirdiğim her an. Çünkü dünyada öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Ama yaşadığım zaman içinde eğer üretebiliyorsam, yakınlarıma, sevdiklerime bir şeyler bırakabiliyorsam ne mutlu. Bir evladım var, ona doğru şeyleri öğretmek istiyorum, aklıbaşında ayakları yere basan mutlu, pozitif bir çocuk bırakmak istiyorum dünyaya.

Ufak tefek estetik var mı?

Migrenim için botoks yaptırıyorum, kaşımın arasındaki çizgiyi de açtı. Zamanı gelince estetik de yaptıracağım doğruya doğru.

Eşinizin ilk hediyesi Çengelköy salatalığı tamam; sonra?

Evlenene kadar hiç almadı. Çok hayal kırıklığı değil mi?

Sizi denemek mi istiyordu?

Neden bilmiyorum, hiç sormadım. Sonra da özel günlerde maddi hediyeler almadı, manevi değeri olan hediyeler alır. Mesela son evlenme yıldönümümüzde uyandım, evin bir ucundan bir ucuna, üzerinde “Nice mutlu seneler, seni çok seviyorum” yazan pankart asmıştı. Benim resimlerimden oluşmuş bir vazo yaptırır, içinde çiçekler gönderir. Çok romantiktir, bana hep böyle sürprizler yapar.

Ama sizi mücevherler, kürkler içinde görmekten çok hoşlandığı ve bu konuda hediyelere boğduğu söyleniyor?

Ben hiç bir zaman kendime mücevher almadım. Eşim meraklıdır, evet alır ama deliler gibi mücevhere para harcayan biri değildir. İyi taşı bilir, onu doğru yerden ve uygun fiyatla almayı sever. Çok akıllıca, yatırıma yönelik alışveriş yapar. Yani karımı mücevhere boğayım tarzı bir insan değildir.

Yani mücevheri hediye olarak değil yatırım olarak görüyor...

Kesinlikle yatırım olarak görüyor. Gardıroplarımdaki tayyörlerimin Chanel olmasının, çantalarımın Hermes olmasının nedeni benim de giyimi bir yatırım olarak algılamamdır. Son senelerde tamamen giyimi o şekilde algılamaya başladım. Eşim de mücevheri o şekilde algılıyor. Kürk de o anlamdadır. Onu da bir yatırım manasında düşünür. Hiçbirini özel bir günün hediyesi olarak almaz. Yani filmlerde görüldüğü gibi bir hayatımız yok! Ben filmlerdeki gibi bir hayat istiyorum ama gerçekler öyle değil!

SERAL CUMALI

8