'Eşimle kariyerimi değil beni sevdiği için evlendim'

a
a
Pazar, 10 Nisan 2011 - 05:00


'Eşimle kariyerimi değil beni sevdiği için evlendim'

Prof. Dr. Sevil Atasoy, adli tıp uzmanı. 12 yıl Adli Tıp Kurumu Kimya Bölümü Başkanlığı, 18 yıl Adli Tıp Enstitüsü Başkanlığı yaptı. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu Başkanı. Televizyonda yaptığı Kanıt adlı programda kanıtları değerlendirip cinayetleri çözüyor. Bu sert işlerle uğraşan Sevil Hanım, diğer taraftan da tam bir ‘aşk kadını’. 61 yaşında, kendisinden 23 yaş genç olan gazeteci Hüseyin Ekinci ile sürpriz bir aşk evliliği yaptı. Üstelik gelinlik giydi. Ortaköy‘de buluştuk; biraz iş, ama daha çok aşk ve evliliğini konuştuk...

Seral Cumalı

scumali@posta.com.tr

Sert görüntünüzün; yaptığınız serişlerle ilgisi var mı?

Bence insan olarak öyle bir sert kabuk yok aslında. İş hayatından gelen bir sertlik algısı belki olmuştur. İşle ilgili olarak sert uygulamalarım vardır. Çünkü bizim iş hata affetmez. Kanda şeker tahlili yaptığınızda sonuç şüpheli gelirse tekrar yaptırırsınız. Ama olay yerinden toplanan bir delilde bir daha şansınız olmayabilir.

Daha ilkokuldayken adli tıbba sık sık gidermişsiniz...

Evet; babam Prof. Dr. Şemsi Gök modern adli tıbbın kurucusu, duayeni olarak kabul ediliyor. 50’li yıllarda Adli Tıp kurumu ve İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü bugün Sultanahmet’te Gülhane Parkı’nın karşısındaki köşede bulunan binada hizmet verirdi. Babam da bu iki oluşumun da başında olan bir öğretim üyesi. Annem de doktordu, çalışıyordu. Sık sık bana bakacak kimse olmadığında babamın yanına giderdim.

Nasıl bir ortam vardı?

Merdivenden çıkarken sol taraftaki duvarda babamın otopsiler sırasında kesmiş olduğu cesetlerin fotoğrafları vardı. Bir bölümü de ciddi şiddet içeren eylemleri yansıtan fotoğraflardı. Çoğu da cinsel saldırıları yansıtan, literatüre geçmiş, adli tıp ders kitabında yer alan çok önemli fotoğraflardı.

İlkokula giden küçük bir kız çocuğu olarak nasıl bir etki yarattı üzerinizde bu gördükleriniz?

Fotoğraflardan biri bugün gibi gözümün önünde. Beni en çok etkileyen o olsa gerek. Bir buçuk metre uzunluğunda bir sopa, bir kadının cinsel organından sokulup ağzından çıkmıştı. Beni nasıl etkilediğini hatırlamıyorum ama bu mutlaka çok ciddi, travmatik bir etkidir. Bir çocuğun görmesi için herhalde uygun olmayacak bir şey.

İçerisi nasıldı?

Adli Tıp’ın içinde iki büyük oda vardı. Bunlardan birisi babamın da hocası olan ve babamdan önce orada bulunan Prof. Hikmet Yalgın makam odasıydı. Onun duvarında sinekler iğnelerle yan yana tutturulmuş vaziyette bir tablo gibi dururdu. 

Neden?

Çünkü sinekler ölüm zamanı tayininde çok önemli bir rol oynar. Cesede giden değişik sinek türlerini orada gördüm.

Başka unutmadığınız neler vardı?

Hamile kadın otopsilerinde rahim içinden aldıkları ceninler küçük kavanozlar içerisinde sıra sıra dururdu. Sıra, ceninin en küçük halinin bulunduğu kavanozdan başlar, 9 aylık ceninli kavanozla son bulurdu.

Cesetleri görür müydünüz?

Çok büyük olan otopsi salonunda; üzerinde ceset olan bir büyük taş masa hatırlıyorum. 4-5 metre ilerideki başka bir uzun tahta masada da oturulup muhabbet edilir, kahvaltı yapılır, yemek yenilirdi. Ben de orada kahvaltı edip yemek yediğimi hatırlıyorum. Ve gördüğüm açıda taş masa üzerinde bir ceset dururdu.

Korkmuyor muydunuz?

Hayır, korkacak bir şey olarak görmedim. Babamın iş yeri olarak gittim ve çok dakeyifli gittim. Hiçbir zaman da “Beni oraya götürmeyin” demedim

Bir çocuk için inanılmaz değil mi?

İnanılmaz! Bir yandan otopsi yapılır bir yandan da ben aynı odada babamların rapor yazdığı Remington daktiloda büyük bir keyifle bir şeyler yazar, kendimi eğlendirirdim. Daktiloyla yazmayı hala çok severim. Bilgisayar çıkınca uzun yıllar daktiloda direndim.

Ben dehşet içinde hala o odadayım ve siz küçük bir kızsınız!

Evet. Sarışın, saçları iki yandan ayrık fiyonkla bağlanmış küçük bir kız...

Sizi ne cezbetti ki büyüğünce bunu meslek edindiniz?

Orayı ve onları hiç kötü hatırlamıyorum. Hiçbir zaman babamın mesleğini yapmak üzere yola çıkmadım. Teşvikiye Laboratuvarı’nı annem 1956’da kurmuştu. Başka çocukları yoktu ve orayı benim sürdürmeme karar verilince kimya okudum. Son sınıfta evlendim, bir de çocuğum oldu. Bio kimya uzmanlığını bitirmiştim; farmakoloji hocası Prof. Dr. Alaaddin Akçasu’ya rastladım. Bana “Boşver annenin laboratuvarını, adli tıpta kimyacılar çok enteresan işler yapabilir” dedi. Onun söylediğini yaptım, yani adli tıbbı seçmemde babamın etkisi yoktur.

Defne Joy Foster’ın adli tıp raporlarının hala çıkmaması ile ilgili olarak “Deneyimli adli tıpçılar kurumdan gönderildi, iş deneyimsizlere kaldığı için bir türlü sonuç tespit edilemiyor” yorumları var. Ne diyorsunuz?

Sözü edilen Kimya Dairesi’nin 12 sene başkanlığını yaptım. O yoruma katılmıyorum. Çünkü ister Adli Tıp Kurumu’nda olun, ister polis teşkilatının kriminal dairesinde, usta-çırak usulü eğitim diye bir şey vardır. Bunların okulu yok. Bana göre eskiden de iyi bilen yoktu, şimdi de yok. 20 yıldır orada bilmeyen birileri var. Adli Tıp Enstitüsü’nü böyle bir eğitim verebilmek amacıyla kurduk ama muvaffak olunamadı. Adli Tıp ile polisin sıkı işbirliği gerekiyordu, çok uğraştığım halde bunu sağlayamadım.

Neden rapor bir türlü çıkamadı? Adil Tıp Kurumu’ndan raporlar zaten hiç de öyle çabuk çıkmaz. Bazen bir takım ölüm nedenleri çok belirgindir. Fare zehiri, arsenik, siyanür gibi belirgin bir maddeyle zehirlenmediyse, yüksek dozda eroinden ölmediyse, bir de bu örnekte görüldüğü gibi bazı hastalıkları varsa iş zorlaşır. Bu örnekte mesela KOAH dedikleri kronik obsesif akciğer hastalığı var. Bunun tanısı konmuş, onu tedavi eden doktor söylüyor. Bu konuda otopsiye gerek yok. Ya da en azından astımı var. Onun için bu raporun çıkması uzun sürer. Bir sürü şey sadece otopsiyle de çözülmez, olay yeri incelemenin topladıkları da önemli. Bunları otopsiyi yapanlarla paylaşması lazım. Ne zaman eve gelinmiş, ne kadar bağırmış, bunları otopsiyi yapanların bilmesi gerekiyor. Ama bu işbirliği Türkiye’de eksik. Bizde polisle adli tıbbın işbirliği sadece filmlerde.

Defne’nin ölümünden sonra olay yeri incelemedeki eksikler neler sizce?

Eğer o evde kustuysa, o kusmuk kadar değerli hiçbir şey yok. Çünkü aldığı bir şey varsa en doğrudan, daha değişmeden işaret verecek olan delil o. Olay yeri incelemede onu almamış olabilirler. Kimsenin aklına gelmemiştir. Bu nedenle olay yeri erken terk edilmemeli. Delil topladım zannedersiniz ama aklınıza daha sonra bir şey gelir tekrar gidersiniz ve de bulursunuz. Burada olay yeri erken terk edildi. Bir günde delil toplayamazsınız, mümkün değil!

Defne’nin raporundan ne çıkar?

Adli Tıp Kurumu kesin rapor verecek. Biraz daha beklemek lazım. Ama otopsilerin bir bölümünde ölüm nedenini bulamazsınız. Defne’nin de ölüm nedeni bulunamayabilir. Ölüm nedeni, yediği bir şeye alerji de olabilir, ani bir kalp durması, büyük yorgunluğun, büyük açlığın tetikleği ani bir şeker yükselmesi olabilir, hepsi mümkün. Ama bunların büyük bölümü otopside bulunamaz. Çünkü ölümden sonra vücudun biokimyası hızlı bir şekilde değişir. Siz artık önceki durum hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. O yüzden birinin çıkıp, “Ölüm nedenini bulamayabiliriz” demesi lazım.

“Ruj sürmeden bakkala bile gitmem!”

Ben, ölülerle, cinayetlerle uğraşan Sevil Atasoy’un kadın yanını merak ediyorum...

Benim bir de Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu Başkanlığı’m var. O bence daha sert bir alan. Çünkü uyuşturucu kaçakçılarına karşı savaşan bir kurulun başındasınız ve o sektörden ekmek yiyenler öldürecek kadar sinirleniyor size. Daha tehlikeli ve daha stresli bir yer. Oralarda cinsiyet diye bir faktör yok. Kadınmışım erkekmişim düşünmüyorsunuz. Bu sert işlerle uğraşırken belki de kendinizi kadın olarak görmediğiniz zamanlar oluyor. Tek yaptığınız düzgün olayım, saçım, tırnağım bakımlı olsun. Hayatım boyunca hep düzgün ve bakımlı olmaya çalışmışımdır. Bunun kadın kimliğimle ilgisi yok. Erkek olsaydım da aynı şekilde bakımlı olurdum. İnsanın aynaya baktığı zaman kendini iyi hissetmesinin o günün motivasyonu açısından önemli olduğuna inanıyorum.

Ruj sürmeden bakkala gitmediğiniz doğru mu?

Evet, ruj sürmeden bakkala gitmem, sokağa çıkmam...

Çantalarınız ünlü markalardan, giysileriniz de sanırım öyle. Bu ayrıntılar da dikkat çekiyor...

Her şey hayatta nasıl durduğunuzun bir parçası aslında. Ayakkabınızdan çorabınıza kadar hepsi sizin kimliğiniz. Kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan şeylerdir ayrıntılar. Yazdığım kalemi, kağıdı bile seçerim. Kendime göre bir stilim var, sade giyinmeyi severim. Liseden beri aynı kilomu muhafaza ettiğim için elbiselerimi hiç atmadığımdan dolayı çoğunu hala giyerim. Kiloma dikkat ederim...

“Eşimle aramızda yaş farkı çok ama hiç saymıyorum”

61 yaşında sizden 23 yaş küçük gazeteci Hüseyin Ekinci ile aşk evliliği yaptınız. Nasıl oldu bu?

Eşimi, benim kim olduğumu, yaptığım işleri ikinci plana atıp, beni sadece bir insan olarak gördüğü için cazip buldum. İçimi görebilen birisi olarak hissettim başta. Kısacası insan bir noktadan sonra da duygu denen bir şeyin varolacağını düşünüyor.

Daha önceki iki evliliğiniz de aşk evliliği miydi?

Hepsi aşk evliliği. Mantık evliliği diye bir şey yok benim hayatımda zaten.

Nasıl tanıştınız Hüseyin Bey’le?

Hayatımda tesadüflerin yeri çok büyük. Kariyerimle ilgili tesadüfler çoktur, özel hayatımla ilgili azdır. Belki insanın ona pencereleri kapalı oluyor. Orada da bir sürü şey çıkıyor hayatta ama fark etmiyorsunuz, değerlendirmiyorsunuz. Ben kendimi bildim bileli işle ilgili tesadüfleri değerlendirmişimdir. Özel hayatımdaki tesadüflere pek yer vermemişimdir. Bu da bir tesadüftü.

Önemli bir yaş farkı var; bu sizi düşündürttü mü?

Bu benim için ilginç bir başka deneyim. Ben bir öğretim üyesiyim. Bir şey anlattığım insanlar benden hep çok genç olmuştur. İyi bir öğretim üyesi olabilmek ve bir şeyler anlatabilmek, mesajınızın ulaşabilmesi için yaşı dondurmak zorundasınız. Kendiniz de büyüyemezsiniz aslında. Çünkü kuşaklar arası bir fark oluştuğunda söylediğinizi dinlemez insanlar. Onlardan biri olmak zorundasınız. Bu nedenle de kendimi aslında yaşı olmayan bir insan olarak hissediyorum.

10 yaş daha genç olmak ister miydiniz?

Hayır. Bütün ömrüm boyunca daha önceki yaşta olmayı hiç istemedim. Çünkü bulunduğum yaşın bilgi birikimi ve deneyiminin çok önemli olduğuna inanmışımdır. Ve çok şükür fizik becerilerimde de bana göre bir azalma yok. 20’lerimde ne kadar koşabiliyorsam şimdi de o kadar koşabiliyorum. Bu da genetik. Dolayısıyla yaşsız bir insanım bana göre. O nedenle bana aramızdaki yaş farkını sorarsanız “Çok” derim, o kadar. “Kaç yaş?” derseniz bilmiyorum, çünkü saymıyorum. İnsan ilişkilerinde gerçekten yaş önemli değilmiş. Bunu da öğrenmiş olduk!

Evlilik nasıl gidiyor?

Her şey iyi gittiği gibi şu sıralar yaptığım işlere de çok büyük bir desteği var. Ben böyle bir desteği hiç beklemiyordum doğrusu. Beklentim olmadığı gibi, tahmin dahi edemezdim. Fakat gazetecilikten geliyor, televizyonculuğu var, iyi bir yazar, kalemi de iyi olan birisi. Dolayısıyla şu sıralar yaptığımız Kanıt dizisine olağanüstü desteği var. Bu da hiç hesapta yokken bir artı oluşturdu. Bu nedenle de mutluyum.

Kızınız Ayça Selin Atasoy da hikaye yazarı olarak Kanıt programında. Eşinizle ilişkileri nasıl?

Tabii ki iyi. Aksi olmamalı zaten. 5 yaşında bir erkek torunum da var.

Atasoy ikinci eşinizin soyadı, kullanmaya devam edecek misiniz?

Evet, muhafaza edeceğim. Nüfus kağıdımda Sevin Atasoy Ekinci.

Ben ne yazayım?

Sevil Atasoy diye yazın.

“Daha önce gidip sevdiğim yerleri eşime gösteriyorum”

 Eşinizle birlikte neler yapıyorsunuz?

İkimiz de iyi bir dünya vatandaşıyız. Dünyada olup bitenleri sürekli izliyoruz, siyasetten, her türlü kültürel olaya kadar, çok ciddi fikir tartışmaları da yaşanıyor aramızda. Bence fikri olarak çok uyumlu olmamak, insanın karşılıklı fikirlerini savunması da bir enerji katıyor ilişkiye. Bir yandan da birlikte yemek yapıyoruz.

Kim daha iyi aşçı?

İkimiz de iyi birer aşçıyız. Benim kimyacılıktan kaynaklanan teknik bir altyapım var. Kimyacılar ister istemez iyi yemek pişirir. O nedenle iyi bir aşçıyım diyebiliyorum. Kendisi de öyle ve aynı zamanda iyi yemek yemeğe meraklı. Hint, Uzakdoğu, Fas yemekleri meraklısıyım; yaparım. Ama Alman, Avusturya yemekleri de yaparım. Almanlar’ın balkabağı çorbası mesela. En son menüde o vardı. Evin ortasında açık bir mutfağımız var. Hem lak lak edip, hem yemek pişirip, hem televizyon seyredip, hem de çalışıyoruz. Ev aynı zamanda bir home office, yani çalışma mekanımız. Bu yüzden bence ilginç, değişik en azından.

Başka birlikte yapmaktan hoşlandığınız neler var?

Birlikte seyahat ediyoruz. Aslında ben daha önce gittiğim ve sevdiğim yerleri ve noktaları, mesela bir lokantayı, bir sokağı ona göstermek istiyorum. Buna Paris’ten başladık, Paris’in değişik yerlerini, değişik küçük lokantalarını, değişik küçük otellerini severim, ona da gösterdim. 5 yılımın geçtiği Viyana’ya ve Budapeşte’ye gittik. Kendi keyif aldığım mekanlara onunla gidiyoruz, ona da gösteriyorum. Tabii ki çok sık Anadolu’da da bulunuyoruz. Kendisi Konyalı çünkü. Sıklıkla Konya’mız var. İkinci evimiz orada.

Konya’da evlendiniz... Nasıl bir düğün oldu?

Aile içinde, evde yapılan küçük, sade bir düğündü. Düğünün yarısında beyaz bir tayyörleydim, yemek yedik sonra nikaha sıra geldi. Ben aniden yok oldum, birkaç dakika içinde bir gelinlikle çıktım. Aslında gelinlik giyeceğimi hiç kimse bilmiyordu.

Tepkiler nasıldı?

Herkes çok hoş buldu. Bence de güzel bir gelindim...

Fotoğrafınızı gördüm, çok hoştu!

O bir cep telefonu ile çekilmiş fotoğraf, düğünde fotoğrafçı falan yoktu.

61 yaşında gelinlik giymeniz de ilgi çekti; neden gelinlik giydiniz hem de küçük bir törende?

Ben hep gelinlik giydim. Diğer iki evliğimde de... Ama bu sefer gelinliği kendim için giydim. Yani gelinliği başkalarına göstermek için değil, “Ben gelinlik giymek istiyorum” dediğim için giydim. Ve 10 dakikada aldım o gelinliği.

Nereden aldınız?

Paris’ten. Hatta gelinliği aldığımda evleneceğimiz bile belli değildi. Böylebir konuşma bile yoktu.

Evleneceğinizden emindiniz o zaman?

‘Ben bunu bir şekilde giyerim’ dedim. Nitekim de giydim.

Gelinlik ne kadar bekledi?

7 ay falan.

“Evlenmeden aynı çatıyı paylaşmak istemedim”

Sonra nasıl evlenme kararı aldınız?

O teklif etti. Aslında hayat bizi oraya götürdü. Bir zaman sonra aynı çatıyı paylaşmak istiyorsunuz; ama ben bu konuda biraz muhafazakarım. Evlenmeden aynı çatıyı paylaşmak istemedim. Birçok arkadaşım karşı çıktı; “İlla evlenmeniz şart değil” dediler. İstemedim onu. Biraz muhafazakarım doğrusu. Elizabeth Taylor bile 8 defa evlenmiş; demekki olabiliyor!

Ailesi de size kucak açtı, ilişkileriniz nasıl?

Evet, çok sevdiğim bir ailesi var. Annesi, kız kardeşi, kardeşleri... Farklı ama benim için çok ilginç ve güzel bir deneyim oluyor muhakkak...

Ev işleri yapıyor musunuz?

Bence iyi bir ev kadınıyım. Haftada bir gelen bir yardımcımız var. Ama beni bırakırsanız camları da silerim. Severim de. Her türlü işi yapmayı severim aslında, otomobil lastiği değiştirmekten, elektrik tamiratına, ev temizliğine kadar. Yaparım da...

Bu yazı 3 Nisan 2011 tarihli Pazas Postası'ndan alınmıştır

6