Eurovision vizyonumuz ne zaman değişecek?

a
a
Pazar, 10 Ocak 2010 - 05:00

Eurovision aylarına girdik yine. Bizi kim temsil etmeli? Kim etmemeli? Kim imajımıza olumlu katkıda bulunur, kim zarar verir? Kim Türkiye’nin aydınlık yüzünü(!) Avrupa’ya en güzel şekilde gösterir, kim bizi rezil eder?
Bütün bu geyik muhabbeti aylarca döner artık.
Geçen gün, Eurovision adaylarımız arasında adı geçen Şebnem Ferah’ın TRT’den gelen teklifi kabul etmediğini okuyunca ferahladım. Yıllar geçtikçe daha da bir sulu, cıvık hale gelen Eurovision’la Şebnem Ferah’ı ben de bağdaştıramamıştım.
Artık müzikle ve kaliteyle ilgisi kalmamış, tamamen şova, makaraya dönüşmüş bu yarışmayı hala neden bu kadar ciddiye alıyoruz bilmiyorum. ‘Avrupa Avrupa duy sesimizi’ ruh halinden çıkıp, biraz da biz işi eğlenceye dökelim diyorum.
El alem Eurovision’la dalgasını geçer, bu yarışmayı ‘kabare’ izler gibi izlerken, bizim hala Eurovision’u ‘imajların çarpıştığı bir er meydanı’ sanmamız, kendi kendimize ‘temsil ve tanıtım krizleri’ne girmemiz biraz komik kaçıyor.
‘Peki kim gitsin o zaman?’ derseniz, aklıma ilk Huysuz Virjin, Ajdar ve Ciguli gibi isimler geliyor.
Biraz da biz eğlensek fena mı olur dersiniz?

Bakan’ın ilk ‘Converse’i ve Türk dizileri
Amerikan kotunu kovboy filmlerinde, ‘Converse’ ayakkabıyı Amerikan filmlerinde görüp etkilendiğimizi, dizilerin ve filmlerin tüketim taleplerimizi etkilediğini söylüyor Devlet Bakanı Zafer Çağlayan. Öğrenciliğinde maddi durumu elvermediği için alamadığı ‘Converse’ ayakkabılara ilk olarak geçtiğimiz ay kavuşabildiğini anlatıyor.
Ve buradan hareketle, Türk dizilerinin 20’nin üzerinde ülkede yayımlanmasının bizim için bir fırsat olduğunu, dizilerimizde tanıtacağımız ürünlerimizin ihracatımızı arttıracağına işaret ediyor.
‘Yabancı Damat’ın Yunanistan’da baklava satışlarını dört kat artırdığını, ‘Gümüş’ün on binlerce Arap vatandaşını İstanbul’a getirdiğini düşünecek olursak, evet diziler bizim için bir fırsat. Türk kahvesi, ayran, Türk çayı, Türk derisi ve tekstili benim ilk aklıma gelenler.
Ne var ki bu işi, yani Türk ürünlerini Türk dizilerine ve filmlerine sokarak tanıtma işini öyle kör gözüm parmağına yapmamak gerek. İnce bir ayarla, zorlama olmadan, hafif hafif yedirmek gerek.
Bakalım Türkiye’nin bu yolla tanıtacağı markalar ‘Converse’ etkisini ne zaman yaratacak?

İstanbul’a gözleri kapalı bakan mimar
‘Efsane’ diye tabir edilen mimarlık eleştirmeni Charles Jencks, ilk kez 70’lerde geldiği İstanbul’da hissettiği hüznü önce kendi ruh haline yorduğunu, ancak bu melankolinin kendinden değil, kentimizin ruhuna sinen hüzünden kaynaklandığını fark ettiğini söylemiş.
İstanbul’a son gelişinden önce Orhan Pamuk’un ‘İstanbul: Hatıralar ve Şehir’ kitabını okuduğunu kaydeden ünlü mimar ‘Binlerce yıldır imar edilen İstanbul, kendisini yaratan halkların artık yaşamadığı ancak yapılarının var olduğu hüzünlü bir kent...’ demiş.
İstanbul’a bakıp da sadece ‘hüzün’ görebilmek ilginç tabii. Her ne kadar ‘romantik’ bir bakış açısı gibi görünse de, ‘eksik’, ‘yanlı’, ‘oryantalist’ bir bakış açısı bu. Batılı gözlerle mistik Doğu’ya bakmak üzere şartlarsanız kendinizi, sadece ‘hüzün’ görürsünüz belki ama ‘at gözlüğünüzü’ çıkardığınızda göreceğiniz şey enerji, dinamizm, gençlik, kaos, heyecan, çelişki ve daha onlarca şey aslında.
İstanbul’u sadece hüzünle ve melankoliyle tanımlamak için, kente sadece gözlerini değil, tüm duyularını kapatarak bakmış olmak gerek.

Yahşi Batı üzerine birkaç not
Aslında karşılaştırmak çok anlamlı değil ama illa da ‘Recep İvedik’le karşılaştırılacaksa, ‘Yahşi Batı’daki iki Osmanlı ‘Aziz Vefa’ ile ‘Lemi Galip’ sempatik, ‘Recep İvedik’ antipatik!
Cem Yılmaz filmlerinin ‘konuşulmazsa olmaz’ konularından biri de ‘küfür’ tabii. Küfür karşıtı bir insan değilim, ‘Evet, gerçek hayatta küfür vardır’ ama bu filmde insan ‘Burada bu küfür abartılı kaçmış’ duygusuna kapılıyor. Normalde çok daha ‘light’ bir küfürle tatmin olacağımız sahnelerde kulaklarımıza gereğinden fazla küfür dolduruluyor.
Filmdeki oyunculuklar çok iyi. Özellikle de ‘hain şerif’i oynayan Zafer Algöz ve ‘dişi ve dişli kovboy’u oynayan Demet Evgar göz dolduruyor.
Yahşi Batı sürekli beraber anıldığı Cola Turka’yla örtüşüyor mu? Filmi izlemeden anlamıyorsunuz ama filmi izleyince Cola Turka yerine cuk oturuyor, filme zorla yapıştırılmış yama gibi durmuyor.
Peki film komik mi? Evet komik. Cem Yılmaz’ın stand up showlarındaki gibi karnınıza kramplar girercesine gülmüyorsunuz ama espriler kaliteli ve düşünülmüş olduğu için oldukça iyi vakit geçiriyor ve eğleniyorsunuz.

HAFTANIN SORULARI
Bir milletvekilimiz ‘bebek bakım izni’ alsa ne olur?
Almanya’daki Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, yeni doğan oğlu için ‘bebek bakım izni’ kullanmış. Özdemir bu nedenle, çok istemesine rağmen Kopenhag’da düzenlenen iklim zirvesine katılamamış. Partinin diğer Eş Başkanı Claudia Roth, Özdemir’i ‘sözde değil özde yeşil’ anlamına gelen bir ifade kullanarak takdir etmiş. Bizde, bir parti başkanının bebek bakım izni kullandığını hayal edebiliyor musunuz? Hadi parti başkanından vazgeçtim, bir erkek vekil bu izne talip olsa, partiden ihraç edilir Allah muhafaza!

Hükümet ‘üç çocuk’ konusunu projelendirmeye kalkar mı?
Japonya’da aile başına düşen çocuk sayısının ortalama yüzde 1.3 olması ve evli çift sayısının hızla düşmesi hükümeti çöpçatanlık partileri düzenlemeye yönlendirmiş. Japon Hükümeti, kurduğu evlilik danışma merkezleriyle evlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda evli çiftlerin sorunlarını çözmek için de elinden gelen gayreti gösteriyormuş. İster misiniz bizim hükümet de Japonya’yı örnek alıp Başbakan’ın ‘en az üç çocuk’ konusunu projelendirsin!

Devlet Bahçeli ‘2000 yıllık mazi’ derken Hun ordusunu mu kast ediyor?
MHP’nin Türkiye’yi 2023’te lider ülke yapmaya yönelik olarak hazırladığı parti programı ve tüzüğü belli olmuş. Programın dikkat çeken başlıklarından biri de TSK ile ilgiliymiş. Bahçeli ‘2000 yıllık köklü maziye sahip Türk Ordusu’nun iç ve dış kamuoyunda yıpratılmasına fırsat verilmeyeceğini belirtmiş. İyi demiş ama, acaba 2000 yıl geriye gitmese miymiş? Çünkü 2010’dan 2000 çıkardığımızda Çinliler’in karargahını basan Hun Ordusu’yla karşılaşıyoruz.