Ey dağlar...

Salı, 22 Haziran 2010 - 05:00

Böyle bir ülke işte. Bir bölümünde resmen savaş var, bir başka köşesinde deniz, kum, güneş ve ikoncan’lar.

Bir kısım analar gözyaşı dökerken, bir kısım analar da çocuklarının mürüvvetini görüp mutluluğa garkoluyorlar.... Nişan, düğün, davet, doğumgünü, konser, gala, balo... Kalabalıklar, kalabalıklar.

***

Böyle bir hayat işte. Bir bölümünde, dağda göğüs göğüse cenk veren gençler, diğer köşesinde omuzlara alınarak karşılanan yeni transfer dedikleri öbür gençler... Alkış, şöhret, servet...

Edirne’den Hakkari’ye bazı evlere ateş düşmektedir, bazı evlere de piyango çarpmaktadır.

Şırnak’taki mayın patlamasıyla, Boğaz’daki havai fişek gümbürtüsü, birbirine ne kadar aşina olabilir?

***

Canım sıkılıyor.

Hayatında uçağa binmemiş çocukların cenazeleri, uçakla taşınırken, gözüm acıyor.

Aynı saatlerde binlerce çocuk, tatil yörelerine uçmaktadır.

- Ey dağlar, ulu dağlar...

Öbür tarafta ise deniz ve kayak...

Ne tuhaf... Cehennem ile cennet içiçe.

Bu çelişkiyi kabul etmek zorundayız. Daha da acısı bu...

Ne var ki, öğrenmek istiyoruz.

- Nedir bu? Savaş mı, terör mü, isyan mı? Hangisi?

Ve kaç yıl sürer?

Kaç bin kişi ölmeli daha?

50 bin, 100 bin?

Hayır, yetmez.

500 bin... Öyle mi?

***

Bu sıcakta, klimalı odalarımızda oturmuş, bir de ahkâm kesiyoruz.

Hepimiz sanki uzmanız.

Manşetler, makaleler, yorumlar.

Müthiş.

Ama netice yok.

İki ay sonra tam 26 yıl olacak... Hâlâ bitmiyor.

Ey dağlar ulu dağlar.

Yüreğimiz kan ağlar.

İnanamıyorum.

O dağlar, bize coğrafya derslerinde öğretilen dağlar mı? Yoksa yeni mi türediler?