Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

FESTİVALE KAVUŞTUM!

Pazar, 11 Nisan 2010 - 05:00

Bu yazıyı size kızarmış gözlerle ve bir hayal aleminden yeni çıkmış olarak yazıyorum: NewYork seyahati yüzünden başını kaçırdığım İstanbul Film Festivali’ne cumartesi öğleden sonra “Mao’nun Son Dansçısı” filmiyle muhteşem bir başlangıç yaptım! İki saat boyunca dans, müzik, diplomasi, aşk, uluslararası ilişkiler, aile sevgisi, eğitim gibi konularda söyleyecek sözü olan bir öyküyü izledim. Film, Amerika’ya iltica etmiş ünlü Çinli balet Li Cunxcin’in gerçek yaşam öyküsünü anlattığı için muhteşem bir dans gösterisiydi aynı zamanda! Çin Kültür Devrimi sırasında 11 yaşında bir erkek çocuğunun köylü ailesinden “devşirilip”, yıllarca en katı disiplin içinde ve ailesinden uzakta dansçı olarak yetiştirilmesi, ABD’ye ülkesini temsil etmek üzere gidip Kültür Devrimi’nin baskısından kurtulduktan sonra orada kalmak istemesi ve çok uzun yıllar bunun ailesine verdiği zararı düşünerek vicdan azabı çekmesi gibi bir dramatik öykü dantel gibi işlendiği için zaman zaman gözyaşlarınızı da tutamıyorsunuz işte! Hele finalde, hele o kavuşma sahnesinde! Filmi seyretme şansı bulabilecek olanlar için öyküyü daha fazla anlatmayacağım. Bir şansımız da yönetmeni Bruce Beresford’la tanışmak ve kendi ağzından da birkaç söz duymak oldu. Usta yönetmen, bu filmin Çin’deki bölümlerini çekmenin hiç de kolay olmadığını, ama Çin o sırada Olimpiyatlarla fazlasıyla meşgul olduğu için gözden kaçtıklarını anlattı. Beresford, Türkiye’ye daha önce de geldiğini ve Atatürk’le ilgili bir film yapmak istediğini ama kimi sıkıntılar yüzünden vazgeçtiğini söylerken sanki benzer bir baskıya mı dikkat çekmek istiyordu bilemiyorum. Filmi izledikten sonra hepimiz onun Atatürk’le ilgili bir film çekmesini istedik, ama belli ki onun gözü korkmuştu ve Türk yönetmenlerin de karşılaştıkları tepkileri düşünürsek, çok da haksız değildi! Çıkışta İstiklal Caddesi, her zamankinden sevimli gözüktü gözüme, filmlere yer bulmak için koşuşturan ve geri verilmiş bir bilet için yalvaran sinemaseverleri, her köşede farklı müzik yapan ve buna nihayet izin verilmiş müzisyenleriyle yakında burası herkesin kendisini istediği gibi ifade edebileceği bir özgürlük alanı olacak, hatta oldu bile! NewYork mu, İstanbul mu sorusunun yanıtı, İstanbul!

SAÇINI SEVEN BİR YAKIŞIKLI
Bütün kadınlar güzelliğine meraklıdır, ama saçına herkes meraklı! Çünkü saç, güzelliğin temel unsuru. Evet, saçı hiç olmayanlar için de. O da bir tarz değil mi? Düz saçlıların en büyük derdi ise biraz daha hacim. Hele ben ille de tepem biraz kabarık dursun isterim. Biliyorum, kıvırcık ve kabarık saçlılar da düz dursun istiyor! Saç tasarımı ve hacim konusunda uzman olan Teddy de, “Zaten insan kendisinde ne yoksa onu istiyor” diye özetliyor, bildik durumu. Teddy, Elidor’un yedi uzmanından biri. Normandiyalı bir Fransız. 15 yaşında annesiyle beraber boya satmaya gittiği kuaför salonlarında saç yıkayarak başlamış işe. Giderek tasarımı öğrenmiş, NewYork’a gelmiş ve bir Amerikan rüyası daha gerçekleşmiş, ünlü olmuş! Teddy, Koreli karısıyla da salonda tanışmış, serseri görünüşüne rağmen iki küçük kızı, kedisi, köpeği olan bir aile babası. Yine de özgür ruhu nedeniyle salonda çalışmaktan sıkılıyor. Sadece tasarım yapıyor, o da modellere ve dergi, kapak ve reklam çekimleri için. Vogue Türkiye’nin ilk sayısı için kapak fotoğrafını o çekmiş. Bize hoşluk olsun diye içimizden bir ikisinin saçını kesiyor, ama o kadar az kesiyor ki. Daha çok omuzlarına dökülen kendi uzun saçlarını toplamaya vakit harcıyor! Saçta hacimi ise krepe yaparak sağlıyor. Tıpkı bizim gibi. Benim saçlarımın kesimini ise beğeniyor. Zaten ben de çok beğeniyorum ve içimden “Teddy, çok havalı ve yakışıklısın ama benim kuaförüm Mehmet’in eline su dökemezsin” diye geçiriyorum! Mehmet de 15 yaşında saç yıkayarak başladı çalışmaya ve o gün bugündür saçımı o yapar! Teddy kadar havalı değil ama benim saçımı havalı yapıyor ya!