Galiba çok abartıyorum

Cumartesi, 14 Kasım 2009 - 05:00

Geçen hafta ailemle ilgili yazdığım yazıyı, yazının öznesi hariç herkes üstüne alınmış, dedem bile. “Ya ben bu kıza ne yapmış olabilirim?” diye düşünüp duruyormuş. Eş dost aramış, cevap verememiş. Bir o kadar eş dost da annemi aramış. Annem “Bizi rezil ettin, yazma kızım böyle şeyler” diye söylenip duruyor. Yazıyı yazarken çok sıkıntılıydım ama bunları duyunca da pek güldüm.

Biraz düşününce ve biraz da çok sevgili arkadaşım Dilek ile konuşunca şunu fark ettim. Ben kendi ailemde ya da kendi hayatımda yaşananları dünyanın en büyük felaketi olarak görüyorum. Gördüğüm yetmiyor gibi bir de herkes sanki sabahtan akşama kadar benim meselelerimi konuşuyor gibi geliyor. Utanıyorum, sıkılıyorum, içime kapanıyorum, hastalanıyorum. Sanırım fazlasıyla abartıyorum. Yaşananlar benim için önemli evet de, dünya alem bu konuların peşinde değil, hatta hiç oralı değiller. Oralı olmadıkları gibi bu konuda bana espri falan yapıyorlar.

Ay bir hafifledim. Sonra da şöyle bir takım sonuçlara vardım. Belki size de bir şekilde yararı olur.

Yapmadığım şeylerin sorumluluğunu ben üstlenemem, yapanlar ailem bile olsa.

Dolayısıyla yine yapmadıklarımdan ötürü utanıyor olmam da çok saçma.

İnsanların, basının, vs sonsuza kadar çenesini kapatamam. Gücüm ona yetmez. Yetmeyen şeyler için daha fazla çabalamaya gerek yok.

Ayrıca kimsenin beni ya da ailemi yargılama hakkı yok. Baktığında ne hayatlar yaşanıyor.

Dostun gerçeği ve olmayanı böyle günlerdeki tavırlarından ortaya çıkıyor.

Ve ben bu konuda dehşet şanslı bir insanım.

Can’lı Yayın

Geçen hafta dedem bize yemeğe gelecekti. Genellikle biz gideriz, değişiklik olsun dedik. Demez olaydık. Kendisi, Kadıköy’de bilmem ne mitingi var diye, önce Moda’dan Kadıköy’e yürümüş, vapura binmiş, inmiş ve yokuş yukarı bizim eve yürümüş. Çok yeni hastalık geçirdi, yaş da 90’a yakın. Şahane değil mi?

O gelmeden biz bu yapacaklarının bilgisini evdeki yardımcısından aldık. Bunu duyunca Can aldı eline telefonu anneannesini aradı.

“Bu Malik (dedem oluyor) hiç akıllanmayacak valla. Önce yürü, sonra vapura bin, sonra yokuş çıkacakmış, bir de evi bulamayacak. Gerçekten çok endişeleniyorum.”

Bence esas 90 yaşında olan Can.

Bu köşe Nefes’e dar gelir

Çok sık olmuyor Allah’tan ama bazı izlediğim ya da okuduğum şeyler var ki onların altında kaldığımı hissediyorum. Kıskanma ile “amma yetersizim ben” duygusu iç içe geçiyor.

Nefes filmini izlediğimde de aynen böyle oldu. Nefes için ‘Ne güzel film’ demek yeterli değil. Bence ötesi. O kadar ağır mesajlar içeren bu filmi çekebilmek her baba yiğidin harcı olamaz gibi geliyor. Ki ekibin ne kadar uzun zamanda ne kadar zorlanarak o filmi çektiklerini biliyorum.

Konu hassas, dönem hassas ve daha da önemlisi yaşananların çoğu kurgu değil gerçek. Bu kadar zor olanı bir filme sığdırmak nasıl bir başarıdır ya.

Levent Semerci sadece bir film yapmakla kalmamış, hayatı yaşadığımız hayattan, dertleri yaşadığımız dertlerden ibaret olan bizlere sıkı bir ders vermiş sanki. Amacı eminim bu değildi ama işin sonucu bu.

Hıncal Uluç filmi sıkıcı, uzun, vs bulduğunu yazmış. (Onun bir filmi beğenmesi için içinde Özgü Namal’ın olması şart galiba) Ben hiç öyle bulmadım. Bir saniye sıkılmadım ve bir dakikası bile fazla değil. Bu dram daha kısa anlatılamazdı.

Başta Mete Horozoğlu olmak üzere tüm oyuncular şahaser bir oyun çıkarmışlar. Sanki o günleri yaşıyorlar, bu kadar sahici aktarılabilirdi.

Filmi yaratanları, oyuncuları ve hakkını veren Türk izleyicisini ayakta alkışlıyorum. Yoğun ilgi gören tek şeyin Recep İvedik olmadığını görünce pek bir sevindim.

Terlik

Birkaç ay önce bir kısa film izledim. Laf ola izlemeye başlayıp sonunda gözlerimin yaşardığı bir film. Çok yeni de, İzmir Kısa Film Festivali’nde ‘En İyi Kurmaca Film’ ödülünü, Digital Film Academy Kısa Film Yarışmasında da ‘En İyi Film’ ödülünü aldı.

Filmin linkini de vereceğim, mutlaka izleyin ama kısaca bende yarattığı hissi de anlatayım.

Tüm eğitim hayatım devlet okullarında geçti. Devlet ilkokulu, anadolu lisesi ve bir devlet üniversitesi. Yani ben okurken paranın pek hükmü yoktu. Kimin ailesi zengin kimin değil kimsenin haberi yoktu. Herkes forma giymek zorunda olduğundan, ayakkabılarını da aynı yerden almak zorunda olduğundan orada da bir ayrıcalık yaşanmazdı. Aramızda yapılmış gizli bir anlaşma da vardı sanki. Daha paralı olan ne yapar ne eder daha paralı olduğunu bir şekilde saklardı, arkadaşı ezilmesin, üzülmesin diye. Aynı bu kısa filmdeki gibi.

Hâlâ filmdeki değerler kaldı mı bilmem, sanırım kalmadı ama bana geçmişimi hatırlattığı için çok iyi geldi.

Filmin linki: http://vimeo.com/6571784