Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Gazeteciliği bıraktık parti sözcüsü olduk...

Cumartesi, 04 Haziran 2011 - 05:00

Geçenlerde bir TV kanalında medyamızın önde gelen isimlerinden biri konuşuyor ve genel durumu değerlendiriyordu. Önce pek anlamadım ancak dikkat edince, konuşanın bir gazeteci değil, bir siyasi parti sözcüsüymüş gibi cümleler kurduğunu anladım. Kulaklarımı açtım ve duyduklarıma inanamadım. İktidar partisini ve Başbakan’ı öylesine sert, öylesine aşağılayıcı şekilde eleştiriyordu ki, şaşırmamak imkansızdı. Bir gazetecinin eleştiride bulunması son derece doğaldır ancak diliniz amacını aşar ve hakarete varacak kelimeler kullanmaya başlarsanız işin rengi değişir. Gazeteci değerlendirme yapar, fikrini söyleyebilir ancak bir “taraf” olmamaya dikkat eder.

[[HAFTAYA]]

Hiç değilse her iki tarafı da ele alır. Meslektaşımı dinledikçe kendi kendime, “Kardeşim sen gazeteci misin, yoksa politikacı mısın?” dedim. Bir başka kanala geçtim, bir de ne göreyim... Muhalefeti yerden yere vuran bir başka meslektaşım, iktidarın sözcüsü gibi konuşuyor. İktidar liderine toz kondurmuyor. Ters bir soru gelirse, hemen tepki gösteriyor, Başbakanını koruyor. Bir başka kanalda, Kürtler yerden yere vuruluyor. Konuşan gazeteci arkadaşın bazı yazılarını hatırladım.

İktidar partisinin “Demokratik Açılım”ı sırasında Kürtleri yere göğe sığdıramıyordu. Bir de gazeteleri açıp manşetlere, haberlere bakın. Orada da farklı bir manzarayla karşılaşmayacaksınız. Hangi gazete kimi destekliyorsa, dibine kadar o partinin emrindeymiş gibi davranıyor. Haber başlıkları düşmanca hazırlanıyor. Kimse kimseyi aldatmasın, herkes yandaş gibi davranıyor. Mesleğimizi elimizden kaçırdığımızın farkında değiliz. Üstelik hiçbirimiz desteklediğimiz partilere de yaranamıyoruz. Zaten yaranılmaz. Partiler yandaşlarını kullanır ve sonra sırtlarını dönerler. Güzelim mesleğimize yazık ediyoruz.

Ali Demir’e kıyamadılar kararı Başbakan’a bıraktılar...

YÖK yapamadı, eli varmadı. ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir’in başını alamadı. Kararı 12 Haziran sonrasına bıraktı. Bu ne demektir, biliyor musunuz? “...Biz ne yapacağımızı bilemiyoruz ve kararı Başbakan’ın seçimlerden sonra vereceği sinyale göre vereceğiz...” Böyle mi düşündüler bilemiyorum ancak dışarıdaki algılama böyle. Kusura bakmasınlar, Ali Demir sınavları mahvetti. Suçlu olup olmaması önemli değil, eğer bir kurum böylesine hatalar işlerse, faturayı başındaki kişi öder. Ancak kıyamadılar ve topu siyasete attılar. Kendi seçtikleri kişiyi korumaya aldılar.

ABD bu desteği verdikçe Netanyahu barış yapmaz...

İki hafta önce gözlerim hayretten açılmış şekilde, İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ABD Kongresi’nin ortak oturumunda dinledim. BBC ve CNN canlı verdi. Çok önemliydi, zira Başkan Obama’nın ilk defa tabuları yıktığı ve İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesi gerektiğini belirten o tarihi konuşmasından birkaç gün sonraydı. Netanyahu, ABD Başkanı’na ateş püskürüyordu. Doğrusunu söyleyeyim, harika hazırlanmış bir konuşma yaptı. Amerikalı Temsilciler Meclisi üyelerine damardan hitap etti. Saydım, yaklaşık 20’ye yakın defa ayakta alkış aldı. Ancak öylesine bir tablo çizdi, öylesine çarpık bir resim gösterdi ki, ağzım açık kaldı. “Bu kadarı da olmaz” diyerek izledim.

Her konuda İsrail haklıydı. Ortadoğu’da herkes terörist, tek demokrasi, tek istikrar unsuru İsrail idi. İran’ı durdurabilecek, demokrasiyi yayabilecek ve bölgede Amerikan çıkarlarını kollayacak tek ülke yine İsrail idi. Her cümlede Amerikalı kongre üyeleri ayaklara fırladılar. Netanyahu’yu çılgınlar gibi alkışladılar. İsrail Başbakanı sonunda, herkesin gözünün içine bakarak, Başkan Obama’nın 1967 sınırlarına geri dönme önerisinin kabul edilemeyeceğini söyledi. Amerikan Kongresi’ndeki bu müthiş sahneyi gördükten sonra, tüm ümitlerin söndüğünü anladım. Amerika’nın yasa yapıcılarının bu İsrail aşkı, böylesine koşulsuz ve kuralsız desteği sürdükçe, ne yaparsak yapalım Netanyahu hiçbir çözüme yanaşmaz. Ne acı bir şey... İçim acıdı.

Plakaya ceza yazmamak en büyük hata olacak...

POSTA Gazetesi Ankara Temsilcisi Hakan Çelik başta olmak üzere, hayatının önemli bir bölümünü trafikte geçirenler isyan ediyorlar. Sabah yazarı Hıncal Uluç neden hâlâ ayaklanmadı, merak ediyorum. Belki de haberi yok. Bundan böyle trafik polisleri örneğin, bir elinde cep telefonu, ağzında sigara, büyük bir hızla zigzag yaparak trafiğin canına okuyan ve çok kişiyi tehlikeye atan bir şoförün plakasını alıp ceza yazamayacak. Bunun yerine, müthiş bir kovalamacaya girecek ve adamı durdurup, “Bakın arkadaş, siz çok tehlikeli bir şey yaptınız. Farkında mısınız?” diye soracak. Karşısındaki magandaya durumu anlattıktan sonra cezasını kesecek...

Tek kelimeyle hem imkansız hem de komik. Trafik polislerimiz, bırakın trafiğin canına okuyanları veya cep telefonuyla konuşanları uyarmayı, emniyet şeritlerini dolduranlarla uğraşmayı dahi uzun süredir bıraktılar. Hatta kendileri şeritten giderken, arkalarına dolanlara dahi bakmıyorlar. Emniyet bu kararıyla tüm magandalara güzel bir hediye veriyor. Bununla uğraşacaklarına, trafik polislerinin araç gereç ve eğitimlerine ağırlık verilse çok daha yararlı olur.

KİTAP KÖŞESİ

’Lamekan’

Osmanlı’nın kozmopolit hayat tarzı, bize miras bıraktığı değerlerden biri. Mübadele döneminde Girit’teki Müslümanların Rumca konuşmaları ve Rum kültürü içerisinde İslamiyet’i yaşaması... Kulağınıza nasıl geliyor? Evet, Girit adasında yaşayan Müslümanların mübadele sonrası İzmir’de yaşadığı olaylar ve hikayeleri konu alan bir kitap “Lamekan”. Murat Küçük’ün ilk romanı “Lamekan”, Horasan Yayınları’ndan çıktı. Kitap, İzmir’de 20. yüzyılın başlarında bir Bektaşi dergahında yaşanan cinayeti konu ediniyor. Çok güzel bir roman. (www.horasanyayinlari.com)