Geçen hafta bayramda İstanbul

İşte budur! Bayram zamanıdır, şeker zamanı, tatil zamanı, kaynaşma, sarılma, kutlama zamanı...

Pazar, 27 Eylül 2009 - 15:21

Geçen hafta bayramda İstanbul

İşte budur! Bayram zamanıdır, şeker zamanı, tatil zamanı, kaynaşma, sarılma, kutlama zamanı. Fakat tüm bu güzelliklerin yanısıra bu bayramın benim için belki de en çarpıcı yanı bu sefer uçağa, otobüse binmeden, coğrafi konum değiştirmeden, gece çok sevgili yatağımdan ayrılmayıp, hasretine bir türlü alışamadığım sarmanımdan uzak kalmadan İstanbul’da bir bayram geçirebilmemdir. Ve bu başlı başına bir zevk-ü sefadır. 

Yatıp uzanmaya, hiç okunmadığı kadar gazete okumaya, televizyon karşısında uyuşukluk yapmaya adanan birinci tatil gününün ardından ertesi gün evde yapılan bayram çikolataları, kurabiyeleri, sonrasında bunların sunulduğu bayram ziyaretleri derken üçüncü gün itibari ile artık yavaş yavaş kaşınmaya başlayan ayaklar ve sinsi sinsi çağırmaya başlayan yollar.

Ancak bir kez karar verilmiş, İstanbul terk edilmeyecektir, aksine İstanbul’u İstanbul yapan, ancak benim gibi İstanbullu geçinen zavallılar tarafından bilinmeyen köşeler aranıp bulunacak, tarihi, dokusu, kültürü, gizlisi, saklısı her yönü öğrenilecek. İşte fırsat diye ben buna derim! Yaşasın şeker bayramı... 

İLK ROTAMIZ ÇEMBERLİTAŞ
Gezmeyi, keşfetmeyi ve öğrenmeyi en az benim kadar çok seven Batu, neyse ki dersini iyi çalışmış. Haritalarımızın üzerinde gideceğimiz noktalar işaretlenmiş, her biri hakkında notlar çıkartılmış, güzergah bile değişmemek üzere belirlenmiş. İlk günkü rota Çemberlitaş’ta başlıyor. Usta ressam Faruk Cimok’un resimlerine konu olmuş, İstanbul Üniversitesi’nin meşhur kapısını ve meydanda cirit atan güvercinlerle bayramlık fotoğraf çektiren gençleri izleyerek başladık gezimize. 



Üniversitenin kapalı kapısından gözlerimizi içeri süzdüğümüzde ağaçlı yolun sonundaki yapının dünyanın muhtelif sarayları ile eşdeğer güzellikte olduğunu sayıkladık. Oradan koca adımlarımızla su kemerlerine ulaşarak onları bir defa olsun araba ile altından geçmek yerine karşısından izledik hayranlıkla. Zamanında şehre su taşınmış kemerler dimdik ayakta, su yerine bugünün ağırlığını, yarının merakını taşıyor omuzlarında. 

KADINLAR ÇARŞISINDA BÜRYAN KEBABI 
Birkaç adım daha ve Fatih semtindeki ‘Kadınlar Çarşısı’ndayız. Esnafın söylediğine göre burası eskiden daha bir çarşıymış. Sadece yaya trafiğine açık olan açık hava çarşısının eskiden orta yerinde yan yana açılmış tezgahlar varmış, ürünler daha bir bol, alışveriş eden halkla birlikte yakalanan çarşı dinamizmi daha bir ortadaymış. Ne var ki artık durum farklı. Ortada çevre düzenlemesi ile kazanılmış açık mekan ve dinlence bankları alanın büyük kısmını kaplıyor, dükkanlar ise caddenin kenarlarına dizilmiş.

‘Van’ isimli bir markete giriyoruz. Kavanoz kavanoz ballar, plastik, teneke bidonlarda otlu peynirler, hepsi elbette Van’dan gönderilmiş. Fakat gerek hijyen, gerek o güzelim lezzetlerin sunulma koşulları hevesimizi kaçırıyor. İçine bir de avare gezen arıyı misafir ederek, bir kavanoz kara kovan balı alıp caddenin karşısına geçiyoruz. Uzun zamandır dillerde dolaşan ‘Büryan Kebap’ ilk hedefimiz. Kafayı 360 derece çevirdiğimizde en az beş tane büryan kebapçısına rastlamak mümkün bu civarda. Kimisi Diyarbakır’dan, kimisi Bitlis’ten, bir büryandır gidiyor. Elbette bölgede muhtelif sakatatçılar ve etçiler de kol geziyor. Kendimizi adını çokça duymuş olduğumuz ‘Sur Ocakbaşı’na teslim ediyoruz.

Sur Kebabı eşi benzeri olmaz bir kebap sayılmaz. Bulguru, biberi, tavuğu, kuşbaşı eti, Adana’sı ve daha unuttuğum onlarca malzemeye sahip karmakarışık bir kebap. Nitekim çöplük olarak nitelendirdiğim midemde de aynı etkiyi yaptığı kesin. Ancak iş ‘Büryan’ kebabına geldiğinde tüm yakınmalarım gittiği gibi afiyetim gerisin geri dönüyor. O nasıl bir kuzu etidir, nasıl bir yumuşaklık ve nasıl bir lezzettir? Henüz yaşını doldurmamış, Anadolu’dan gelen kuzucuklar önce toprağın altında, lezzetini içinde muhafaza ederek pişiriliyor, ardından askıda bir süre sallandırılıp ustasının nazik elleri ile altın gibi kızarmış pidenin üzerine parçalar halinde konuluyor. İşini bilenler büryan kebaplarını ‘kemikte’ sipariş ediyor. Kemiğe yakın etin lezzeti başkadır diyerek...

Yanında bir de kalaylı kaptan, kalaylı kepçe ile içilen köpüklü ayran oldu mu, ‘işte lezzet saltanatı budur’ diyoruz. Mideler dolu, yürümek kaçınılmaz, zaten güzergahın tamamlanmasına daha çoook var. Yukarıdan tabanlara kuvvet, ara sokaklardan mahallelilerin bayramlarını kutlayarak aşağıya, Çarşamba’nın kenarından Cibalikapı’ya doğru yürüyoruz. Sahile ulaştığımızda uzaktan bakan kiremit rengi bir güzelliğin ihtişamı karşısında deliye dönerek yine tırmanmaya başlıyoruz. Kiremit yaklaştıkça kırmızıya dönüşüyor, masmavi gökyüzü ve arasına serpilmiş bulutların altından iyice parlıyor.

Kendisini takdim edeyim; Rum Erkek Lisesi ve içinde barındırdığı, Osmanlı zamanında yegane camiye dönüştürülmemiş kilise ünvanını koruyan St. Mary, Mongol kilisesi. Baktıkça gözümüzü alamadığımız bu muhteşem mimari yapı meğer yüzyıllardır buradaymış ve biz ondan bihabermişiz. Neyse, beterin beteri vardır diyerek tabanları biraz daha aşındırıyor ve Eyüp’te bulunan Bulgar Kilisesi’ni ziyaret ediyoruz. Viyana’dan teknelere yüklenip, Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden İstanbul’a getirilen ilk prefabrik yapı özelliğini taşıyan bu kilisenin tüm parçaları yüzde yüz ‘demir’.

Haliç’i seyreden yemyeşil bahçesinden son bir kez St Stephan kilisesine bakarak ertesi gün İstanbul keşfine devam etmek üzere geri dönüş yoluna geçiyoruz. Gerisi mi? O da haftaya...

Zeyno GÜRSES

 

4