GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER

30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Savaşı kazanılmış, ordu İzmir'e doğru harekete geçmişti. Yunanlılar çekilirken yol üzerinde ne varsa yakıp yıkıyor, karşılarına kim çıkarsa öldürüyordu. Geldikleri gibi gittiler ama gidişleri çok ağır oldu. İzmir yanıyordu. Yunanlılar “Bize kalmadı, onlara da kalmasın” mantığıyla güzel İzmir'i mahf-ı perişan ediyordu

a
a
Pazar, 05 Eylül 2010 - 05:00


GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER

30 Ağustos yerini yeni bir güne bırakıyordu. Mustafa Kemal Paşa savaş alanını dolaşıyordu. Binlerce düşman cesedinin arasındaki Yunan bayraklarının yerden kaldırılmasını emrediyor ve “Meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler başka milletlerin vatanında böyle hareketlere girişmez. Bu bayraklar bir milletin istiklal alametidir” diyordu. Yıkılmış bir evin avlusundaki kırık bir kağnı arabasına eğilmiş harekat planlarını inceleyen Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü ile mutabık kalmıştı: Ordu durmayacaktı. Yunanlılar, Eskişehir yönünde çekilmeye başlamış, Uşak ve Eşme’yı yakmışlardı (3l Ağustos 1922). l800 ev, 12 cami, 630 dükkan ve mahsul yakılmış, 1000 kişi öldürülmüştü. 300 aile de Yunanistan’a gönderilmişti. Rauf Orbay devletlere gönderdiği mesajla savaş kundakçılığını protesto edecekti. Büyük Taarruz’un 8’inci günüydü. Başkomutanlık ile Batı Cephesi Karargahları Dumlupınar’dan Uşak’a nakledilmişti. Ordu Eskişehir’e de girmişti. 190 Yunan subayı ve 4 bin 400 Yunan askeri teslim alınmıştı. Bunların arasında Yunan 1. Kolordu Kumandanı General Trikopis ile 2. Kolordu Kumandanı General Diyenis de bulunuyordu. Çalköy’de esir alınan iki general ile Mustafa Kemal Uşak’ta sohbet etti ve şu teselli cümlesini söyledi: “En büyük kumandanlar için esaret mukadder olabiliyor.” (2 Eylül 1922) İstanbul, Ankara ve Anadolu’daki yerel gazetelerin manşetleri genellikle aynı dili paylaşıyor ve “Ordu İzmir’e doğru” başlığını atıyordu. İzmir’deki İngiliz konsolosu Lamb, Londra’ya çektiği telgrafında “Büyük miktarda Rum göçmen şimdiden geldi. 30 bin kişi daha bekleniyor” diyordu (4 Eylül 1922). Alaşehir, Gördes, Ödemiş, Kuyucak kurtarılmış, Yörük Ali kuvvetleri Nazilli’yi, diğer efeler Bigadiç’i ele geçirmişti. Mustafa Kemal, Rauf Bey’e çektiği telgrafta düşmanın kesin surette yenilgiye uğratıldığını bildirmişti. Esirlerin sayısı 300’ü subay olmak üzere 10 bine yükselmişti (5 Eylül 1922).

İZMİR ORDUSUNU BEKLİYORDU

Artık Yunanlıların son savunma hattı da zapt edilmiş, böylece savunma imkanı bütünüyle ortadan kaldırılmıştı. 6 Eylül’de süvarilere “Kılıca kuvvet” emri verilecek, İsmet Paşa kasaba ve köylerin yakılmaması için tedbir alınmasını emredecekti. Ne var ki Yunan kuvvetlerinin yaktığı Manisa’daki l8 bin yapıdan sadece 500’ü ayakta kalacaktı. Yunanistan’dan takviye gönderilen kuvvetler, İzmir’e ulaşmış fakat erler karaya çıkmayı reddetmişlerdi. Çekilen Yunanlılar her tarafı yakıyor, demiryollarını bile tahrip ediyorlardı. Yunan askerleri öylesine yorgun ve bıkkın haldeydi ki, tutsak olmayı kaçmaya tercih ediyorlardı. 3 yılı aşkın süredir Yunan işgalindeki Aydın da kurtarılan şehirler arasına katılmıştı. Bunu Torbalı, Kirmasti, Saruhanlı, Kuşadası takip etmiş ve Yunanlılar, İzmir’de sıkıyönetim ilan etmişti (7 Eylül). Yunan hükümeti başarısızlık üzerine çekilmişti. İsmet Paşa, İzmir’in kayıtsız şartsız teslim alınacağını bildirmişti. Yunan birlikleri İzmir’i boşaltmaya başlamış ve kaçışın büyük bölümü Çeşme’ye kaydırılmıştı. Ordu Manisa’ya girmiş, l919’dan beri işgal altındaki Kemalpaşa da kurtarılmıştı. Ve İzmir... Onlar tam 1213 gün, yani 3 yıl 4 aydır hasretle ordusunu bekliyordu. Ordu l0 günde 350 kilometre yol almış, artık yolun sonuna gelmişti.

YAN YÜREĞİM YAN, İZMİR YANIYOR

Atatürk’ün gösterdiği “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” hedefi 9 Eylül 1922’de gerçekleşmişti. Ordumuz İzmir’e girmişti. Atatürk l0 Eylül’de İzmir’e geldi. Düşman kuvvetlerinin Anadolu’dan tamamen atılması 18 Eylül 1922’de gerçekleşecekti. Ülkede büyük coşku vardı. İstanbul, Ankara, özetle yurdun bütün topraklarında sevinç gözyaşı dökülüyordu. Ama dökülen sadece gözyaşı değildi. Kan da dökülecekti. İzmir bir felaketi yaşıyordu. Şehrin her tarafını alev ve dumanlar sarmıştı. Ölü sayısında rakam binlerle ifade ediliyordu. Savaş mantığı olarak, işgal edilen bir ülkenin ordusu bağımsızlık mücadelesinde niye şehrini yakacaktı ki? Bu mantık, ayrıca, hücum ederek süratle gelen bir ordunun ancak meşgul edilerek yavaşlatılacağını, hatta durdurulacağını da işaret ediyordu. Bütün şehrin harabeye dönmesini, mal ve can kaybını hangi işgal edilen ulus isterdi ki? Bağımsızlık savaşı veren ulus, ülkeyi enkaz üzerinden yeniden inşa etmeyi niye düşünsün ki? Mesele “Bize kalmadı, onlara da kalmasın” meselesidir. Türkiye’nin barış için Yunanistan’dan niye savaş tazminatını istediğini düşünmek için asker ve diplomat olmaya gerek yok. Ama yakılan İzmir ile birlikte yüreğin de yanmasına gerek var.

GAVUR MUMİN KADAR MUMİN OLABİLMEK

Kafkas Savaşı’na teğmen, Çanakkale’ye üsteğmen, Kurtuluş Savaşı’na ise yüzbaşı olarak katılmış ve bedeninde üç cepheden üç kurşun yarası taşımıştı. Her kurşun için üniformasına bir yıldız takmıştı. Çok aktif olmasına ve savaşan yapısı ile cepheyi arzu etmesine rağmen, Ankara gizli bir görev vermiş, İzmir’de kalmasını emretmişti. Askeri künyesi ile ilgili ne varsa yok eden Yüzbaşı Mümin artık bir sivildi. Yüzbaşı Mümin gitmiş, başında İzmirli yabancıların giydiği türden fötr şapkası ve safari kıyafeti ile Afrika’da aslan değil, İzmir’de gizli bilgi avına çıkan “Gavur Mümin” olmuştu. Tebdil-i mekan eyleyip işgal kuvvetleri karargahı yakınına taşınmış ve onlarla komşuluğu ileri safhaya götürmüştü. ‘Gavur Mümin’ İzmir’deki işgalcilerin faaliyetini yakından izler, duyduklarını hafızasına nakşeder.

Ege ve İç Anadolu’da olup biteni Mustafa Kemal’cilere rapor eder. Küçük bir deftere sığdırdığı anılarında işin aslını bilmeyenlerin onu nasıl “Gavur” ilan edip yüzüne tükürdüklerini şöyle anlatacaktır: “İşgal kuvvetleri subayları ile sıkı temaslarım göze batınca bana “Gavur Mümin” dediler. Gavur, yani kafir, yani hain Mümin... Hakkımda böyle bir hükme varanlara kin ve öfke duymadım. Aksine görevin uygun adamı oluyordum. Onları haklı buluyordum. Herkesin ölüm kalım kavgası yaptığı bir sırada ben başında gavur şapkası ile düşmanla dolaşıyordum. İzmir’de yüzüme tükürenler bile oldu. Cephelerde yediğim kurşunlar bu tükürükler kadar acı vermedi. Ama çaresizdim, kimseye açıklayamazdım. Tam tersi daha “gavur” olmalıydım.”

Sonra ansızın ortadan kaybolacaktı. Yunanlılar tarafından tevkif edilmiş ve Atina’ya gönderilmişti. Baskı ve işkence dolu haftalar görmüş, hücresinde kurtuluş gününün hasretiyle yaşamaya çalışmıştı. Aynı dönemde esir alınan Yunanlı Generaller Trikopis, Diyenis, Dırnaras ve Kladas, Kırşehir’de tutsaktı. Esir değişiminde Mustafa Kemal Paşa generallere karşı verdiği listede ilk sıraya Mümin Bey’i yazacaktı. Sessizce vatanına döndüğünde artık “Gavur“ değil, Albay Mümin Bey’di. Kefere kıyafetlerini atmış, Van Bölgesi Kumandanı olarak üniformasını giymişti. Derler ki: “Ömründe iki kere gözleri dolmuştur. Biri Atina’ya götürüldüğü gün gemi ambarına atılmadan önce, son kez İzmir’ini gördüğü, diğeri de yeğeni Galatasaraylı Lütfü’nün (Aksoy) milli formayı giydiği zamandır. 25 Ocak 1948’de Albay Mümin künyeden düşecektir. “Vefatımda bayrağı gönderden indirmeyin. Biz ölür gideriz ama bayrak hep yüksekte olmalı” demişti. Size yüzlerce, binlerce Mümin sayabilirim... Tıpkı bayrağı düşürüp çiğnetenleri de sayabileceğim gibi.