Gerçek işsizlik yüzde 40 mı?

Salı, 22 Haziran 2010 - 05:00

Hafta içinde Merkez Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatı’ndan, ekonomik büyüme ve büyüme modelleri üzerine çalışan uzmanlarla, büyüme konusunu konuşma şansım oldu.

Her ikisinin de Türkiye ekonomisinin dinamiklerine ve büyüme kaynaklarına son derece hakim olduklarını söylememe gerek yok... Doğal olarak ekonomik krizde ekonominin, sektörlerin ve doğal olarak istihdamın gelişimine de son derece hakimler...

Bir ara konu, işsizliğin geleceği ve gerçek oranlara geldi. Yüzde 14’lere gelen işsizlik oranlarının nerelere gidilebileceği konuşulurken, uzmanlardan birinden şu analiz geldi:

‘Türkiye’de işgücüne katılma oranları OECD ülkelerindeki gibi olsa, işsizlik rakamları yüzde 40’lara kadar çıkabilirdi. Bizde işgücüne katılım oranları düşük olduğu için, aslında işsizlik, görünenden daha düşük açıklanıyor.’

AB rakamlarındaki gerçek

Gerçekten de Eurostat’ın (AB’nin resmi istatistik kurumu) verilerine bakınca, iki uzmanın yaptığı değerlendirme de iyi anlaşılıyor.

Eurostat’a göre, 27 AB (Avrupa Birliği) ülkesinde ortalama işgücüne katılım oranı yüzde 71.6 düzeyinde... Daha fazla gelişmiş 16 AB ülkesi olarak bakıldığında, oran yüzde 71.6 olarak hesaplanıyor.

Kadınlarda yüzde 64.4’e gerileyen ‘işgücüne katılım/aktif işgücü’ oranı, erkeklerde yüzde 77.6’ya kadar iniyor.

Şimdi sıkı durun... Türkiye’nin rakamları, 27 AB üyesi ülke ve artı 4 Avrupa ülkesi, yani 31 ülkeden daha kötü...

Bu oranı düzeltmek gerek

Türkiye’de ‘işgücüne katılım’ oranı yüzde 51.1 düzeyinde... Bu düşük düzeyi, yüzde 28.2 gibi inanılmaz oranda olan kadının katılımının aşağıya doğru çektiğini söylemekte yarar var. Bu oranlara en yakın ülkeleri tabloda verdim... Macaristan ve Malta... Ama kadınlarda özellikle Türkiye’nin rakamları çok düşük... Yüzde 72’nin biraz altındaki yetişkin kadın nüfusu, kendini ev kadını ya da benzeri tanımlamalarla işin dışında tutuyor. Böyle bakınca da bir işi olduğu, iş aramadığı için de ‘işsizlik rakamları’ dışında kalıyor.

Aynı gerçekler, ‘işsiz’ tanımına girmeyen, ama bir iş yapmayan erkekler için de geçerli... O nedenle de Merkez Bankası ve DPT’nin iki uzmanı, ‘İşgücüne katılım oranı OECD gibi olsa, siz o zaman gerçek işsizliği görürdünüz’ diyorlar.

İşini sevmeyen çalışanın verdiği zarar çok büyük

Geçen hafta içinde iş toplantısı için öğle vakti yolumuz önemli bir restoran zincirinin şubesine düştü. İstanbul’da 4-5 yerde şubesi olan bu restoran, tahmin ettiğimizden epey kalabalıktı.

Garsonlar telaşlı ve kafaları karışık görünüyordu. Sipariş ettiğimiz çoğu şeyi unuttular ya da çok geç getirdiler.

Aralarından en genç olana, ‘Hep böyle kalabalık mı oluyor’ diye sorduk. Yanıtı şaşırtıcı derecede açıktı: ‘Ne yazık ki hep doluyuz.’ Garson, çalıştığı yerde işlerin iyi gitmesinden şikayetçiydi. İkinci ve daha deneyimli olana sorduk. Onun yanıtı da aynı yöndeydi: ‘Çok daha kötü günlerimiz var.’

Açıkça iki garson da işlerini sevmiyor ve daha çok müşteri gelmesinden da rahatsız oluyorlardı. Oysa, lise döneminde garsonluk yapan biri olarak biliyorum ki daha çok müşteri, daha çok ‘bahşiş’ anlamına geliyor. Şöyle düşünürdüm: ‘Nasılsa bütün gün buradaydım. Müşterilere ne kadar yakın olur ve iyi hizmet edersem, alacağım bahşiş artar.’

Ama burada ve başka yerlerde gördüğüm garsonlarda böyle bir kaygı yok... Önemli bölümü işini sevmiyor ve daha fazla müşteriden rahatsız oluyorlar.

Her sektörde sıkıntı var

Ancak, ‘İşini sevmeme hali’ sadece garsonlar için değil. Call center görevlisinden bankacılara, sigortacılardan otomobil servisine kadar her yerde görmek mümkün. Bu şirketlerin performansını da düşürüyor. Yeni dönemde şirketini seven, işini coşkuyla ve zevk alarak çalışanların sayısını artırmak zorundayız. Bu, verimi ve müşteri memnuniyetini de artıracaktır.

Birkaç araştırmanın sonucunu paylaşıp, bu konunun öneminin altını bir kez daha çizmek istiyorum. ABD’de Conference Board’un yaptığı araştırma, bunun, bütün dünyanın sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü, ABD’de işini sevmeyenlerin oranı yüzde 48’lere kadar ulaşıyor. Bu olumsuz tablonun ABD’de verimsizliğe yaptığı katkının ise 370 milyar doları bulduğu tahmin ediliyor.

Ancak, işi tersine çeviren Taco Bell gibi gıda perakendecileri, çarpıcı sonuçlara ulaşabiliyorlar. Bu zincirde çalışan sadakatinin en yüksek olduğu mağazalarda satış ve karlılık, diğerlerine göre yüzde 55 daha yüksek düzeye çıkıyor.

Ne zaman işini seven ‘çalışanlarla’ ilgili yazı yazsam, aklıma, Fatih Terim’in çalıştırdığı ve UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray takımı gelir. O takımın futbolcularının, ‘Hocamız bize futbola iş değil, oyun olarak bakmamızı öneriyor. Oynarken eğleniyor, yaptığımız işten zevk alıyoruz’ dediklerini hatırlıyorum.

Her takımın, her şirketin bu tür bir stratejiye ihtiyacı var.

İş dünyasının morali bozuk

Hakikaten uzun süredir ilk defa iş dünyasının moralinin bu kadar bozuk olduğunu görüyorum. Konuştuğum yönetici ve işadamlarında, hafta sonu gelen şehit haberlerinin ‘şok’ yaratan etkisini gördüm.

Daha önce de şehit haberleri gelmiş, terör nedeniyle acı günler yaşamıştık. Ancak, bu kez ‘bu iş büyüyecek’ kaygısının öne çıktığını, ‘umutsuzluk’ halinin arttığını görüyorum. Konuştuğum bir işadamının şu sözleri aslında her şeyi açıklıyor: ‘Bir yandan içimiz sızlıyor, diğer yandan karanlık terör günlerine dönmekten korkuyoruz.’