'Güçlü yanım sadece oyunculukla çıkıyor'

Selda Alkor son yıllarda hep güçlü kadınları canlandırdı. O'nun hayatı pek çok yönüyle ilginç...

Pazar, 02 Mayıs 2010 - 05:00

'Güçlü yanım sadece oyunculukla çıkıyor'


Güçlü kadın rollerinin değişmez oyuncusu, güçlü bir kadın mı?

Ben o kadar romantik, hassas, kırılgan bir kadınım ki! O güçlü karakter bilmediğim bir yönüm. Herhalde içimde varolan bu yön oyunculuk gücüyle ortaya çıkıyor.

Çok gençken önce babanızı, sonra annenizi kaybediyorsunuz. Yüzünüze yerleşmiş hüznün nedeni bu mu?

Bilmem. Yüzümde hüzün olduğu söylenir. Birisi “Bir gözün gülüyor diğeri ağlıyor” demişti. Sol gözüm daha hüzünlü bakıyor.

Annenizin kaybı çok dramatik...

27 Mayıs devrimi olmuştu. Biz de biraz mutluluk duyduk ki annemi neşeli görünce bazı komşular, “Birkaç serseri subayın yaptığı şeyi mi tasvip ediyorsun?” demişler. Annem de, “Nasıl Türk subayına serseri dersiniz?” diye onlarla münakaşa etmiş.
Yüksek tansiyonu vardı, aşırı yükseliyor, beyin kanaması geçiriyor. Beni okuldan çağırdılar, hastaneye götürdük. Akşam üzeri öldü. Annem 52 yaşındaydı. Ben de 15.

15 yaşında yetişkin mi oldunuz?

Ben babamı kaybettiğim zaman büyüdüm. Çok babacı bir çocuktum. Babam aort anevnizması nedeniyle öldü, annem perişandı. 12 yaşında bir çocuk olarak, “Ben daha çok ufağım. Sen bize lazımsın, lütfen kendine bak” demiştim anneme. Ben sanki olgun doğmuş bir çocuktum.

Babanızın hikayesini anlatır mısınız?

Babam genç bir polis. İstanbul işgal altında. O sıralarda çok ünlü bir cani var. 12’si halktan, 11’i polis, 21 cana kıymış. Adı Hrisantos. Rum. Polis peşinde ama işgal altındaki İstanbul’da yakalanması için pek bir şey yapılmıyor.

Babanızla yolu nasıl kesişiyor?

Babam Tatavla (Kurtuluş’un o zamanki adı) Karakolu’na tayin oluyor ve “Ben Hrisantos’un peşine düşeceğim” diyor. “Bu kadar tecrübeli insan gitti peşine, hayatını kaybetti. Sen çok gençsin anında öldürür” diyorlar.
“Olsun” diyor babam. Cafer Tayyar diye bir arkadaşıyla Hrisantos’un peşine düşüyorlar. Bir bodrum katında izini buluyorlar, gece baskını yapıyorlar. Babam ve Cafer Tayyar yavaş yavaş ona yaklaşırken bir cama basınca Hrisantos uyanıyor, tabancaları çekiyor. O sırada bir kedi geçiyor ve adam rahatlayıp yeniden uyuyor ve babamlar dalıyorlar içeri.
Tabancalar çekiliyor, bir kurşun duvardan sekip Cafer Tayyar’ın karnına giriyor. Babam “Arkadaşımı öldürdün” diye bütün şarjörü Hrisantos’un üzerine boşaltıyor. Hrisantos ölüyor. Sonra Hrisantos’un intikamını almak isteyenler babamın başına ödüller koyuyor.

Sonra neler oldu?

Babam Gümüşhane emniyet amiri olarak terfi ediyor. Sonra Konya’da tekne kazıntısı olarak ben dünyaya geliyorum. Bana hamile kalmadan önce annem rüyasında 2 kere Mevlana’yı gördüğü için “Sen Mevlana’dan adaklısın” derdi. Ben de Mevlana’nın öğretisine kendimi hep yakın hissettim.

Babanız sizden önce Yeşilçam’dan geçmiş değil mi?

Yıllar sonra babam ‘Hrisantos’u Ben Öldürdüm’ diye kitap yazdı. Osman Seden onu film yapmak istemiş, ama para vermek istemediği için anlaşamamışlar. Film ‘İstanbul Kan Ağlıyor’ adıyla çekilmiş, telif hakkı ödememek için babamın adı Mükerrem olmuş.
Oysa adı Muharrem. Daha sonra sanırım bir anlaşma oldu ve filmin başına “Muharrem Alkor hala Manisa emniyetinde görev yapmaktadır” diye yazdılar.

Kim oynadı babanızı?


Muzaffer Tema oynadı. Yıllar sonra ikinci filmimde kocam rolündeydi. İlginçti.

Filiz Akın yapımcı Türker İnanoğlu ile evli, Fatma Girik yönetmen Memduh Ün’le birlikteydi. Türkan Şoray’ın arkasında işadamı Rüçhan Adlı vardı. Sizin arkanızda kimse var mıydı?

Yoktu.

Bu, şöhret yolunda sizi zorladı mı?

Şöyle zorlamadı; ben sinemanın istediği bir tiptim. Biraz Avrupai, biraz yerli güzel bir kızdım. Samimi bir ifadem vardı. Oyunculuğum doğaldı. Türk seyircisi çabuk kabul etti beni.
Ama daha çok o dönem ticari diye adlandırılan filmlerde rol aldım. Çünkü ellerindeki en önemli senaryoyu, bir oyuncunun “Keşke ben oynasam” diye düşündüğü rolü tabii ki en yakınındaki insana veriyorlardı.
Ayrıca hepsi yıllardır bu piyasanın içindelerdi, benden çok tanınmışlardı. Roller benim elimden uçup gidiyordu. Ta ki Senede Bir Gün’e kadar.

O filmdeki rolü nasıl kapabildiniz?

Benim yaptığım beşinci filmdi. Türkan Hanım’ın bir işi ya da bir rahatsızlığı -tam hatırlamıyorum- olmasından dolayı Senede Bir Gün’ü bana teklif ettiler.
Çok özel bir film oldu, Türk sinema klasikleri içine girdi. Ama önceki durumlar daha sonra da devam etti.

Bütün bu durumlar mı Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik’in yer aldığı ‘Sinemanın 4 yapraklı yonca’sı arasına sizi sokmadı? X

Zannetmiyorum çünkü ‘4 Yapraklı Yonca’ adı, çok sevdiğim bu arkadaşlarımın basın danışmanlığını yapan bir arkadaşımız (Bircan Sılan) tarafından yıllar sonra kondu.
‘4 Yapraklı Yonca’ diye kitap yazdı, bu ad oradan patlak verdi. O zaman bu piyasaya hizmet etmiş, star olmuş hiçbir insanı saymamak lazım. Biz de yeni sıfatlar mı uyduracağız? Cahide Sonku bir ‘mega star’dı, başkası süper stardı falan mı demeliyiz?

Şöhretin doruğunda siz bu arenadan çekildiniz.

Nedeni aşktı. Dönemin ünlü ve çok yakışıklı milli basketbolcusu Cihat İlkbaşaran’la çok güzel bir çift olmuştunuz... Hala çok güzel, bakın fotoğrafımıza... Hala yakışıklı; adeta Richard Gere.

Eşinizden bahsederken gözleriniz parlıyor. Kaç yıl oldu?

42’nci yıla bastı birlikteliğimiz.

Yıldırım aşkı mıydı?

Ben yıldırım aşklarına pek inanmıyorum. Ama ilk gördüğümüz andan itibaren birbirimizden çok hoşlandığımız bir gerçek. O da çok güzel bir adamdı, çok popüler bir insandı.
Ben de Türk sinemasında adı geçen hoş bir genç kızdım. Dolayısıyla birlikte olmaktan çok hoşlandık. Zaman içinde bu hoşlanma aşka döndü. Sonra bunu daha ileri götürüp nişanlandık, evlendik.
Bu sevgiyi bunca yıl götürdük. Bu kadar yıl sonra çok iyi arkadaş da oluyorsunuz. En önemlisi de o; arkadaşın, dostun olması.

O yıllarda sizinle yaşadığı aşk Cihat Bey’in takımdan uzaklaştırılmasına neden olmuştu. Neler yaşandı o zaman?

O zamanlar spordaki prensipler demek ki çok farklıymış. Oyuncular hakkındaki düşünceler de çok farklıymış herhalde ki, benimle flört ediyor diye Cihat’ı milli takımdan kesmişlerdi. (Kesmek diye tabir ediliyor, oynatmamışlardı) Ama yıllar sonra o antrenörü bizim ahbabımız, dostumuz oldu.

Özür diledi mi sizden?

Özür dilemesine gerek yok. Her şey o kadar ortada ki.

Üzülmüş müydünüz o zaman?

Tabii ki üzdü. Ama ben ılımlı bakarım. Fazla parlayıp sonra geri alamayacağım şeyler söylemek istemem, sakin beklerim. Zaman her şeyin en iyisini ortaya koyar.

Siz oyunculuğu neden bıraktınız o zaman?

Bütün bu gelişmelerden dolayı mı, yoksa eşiniz mi istedi? Evlilik hayatına intibak etmek istedim. Cihat hiçbir zaman “Katiyen bir şey yapmayacaksın” diye diretmedi. Ben bir oyuncuydum, Cihat onu bilerek aldı beni.
Ne tarz bir insan olduğumu da bildiği için evliliğe gittik. “Kız elden gitti” diye düşündüler ki, bana hiç film teklifi gelmedi o zaman. Gelseydi değerlendirebilirdik.

Sinemadan uzak geçen o senelerde siz ne yaptınız?

Her evli hanım gibi, her aile gibi yaşadık. Bol seyahat yaptık, dünyanın birçok yerini gördük. Pastel resim yaptım, onlar sergilendi. Resimle uğraşım devam etti. Evde karanlık oda kurdum, fotoğraf çektim, banyosunu yaptım. Elişi yaparım, örgü, dantel beceririm.

Çocuk neden yapmadınız?

Benim olmadı.

10 yıl sonra oyunculuğa Kartallar Yüksek Uçar ile döndüren neydi?

Senaryosunu bir gecede okudum. Eşim sabah “Sen yatmadın mı?” dedi. “Evet” dedim. “Beğendin mi?” dedi. “Çok beğendim” dedim. “Oyna o zaman” dedi ve döndüm. Sonra da Çemberimde Gül Oya, Asmalı Konak, Parmaklıklar Ardında gibi çok ses getiren, çok iyi yapımlarda rol aldım.

Kartallar Yüksek Uçar’da canlandırdığınız ‘Hanımağa’ tiplemesinden sonra neden hep o tür rollerde oynadınız?

Başka rol gelmedi! Artık hep o roller geliyor bana.

Uzun aradan sonra sinemaya dönüş Asmalı Konak filmiyle oldu. Ne hissettiniz?

O filmimi ben çok saymıyorum. Çünkü o filmde Abdullah Oğuz’un hatırı için oynadım. Hiçbir kuvvet de beni o senaryoda oynatamazdı.

Neden?

Asmalı Konak, insanı hiç sıkmadan, manasız uzatmalar yapmadan 100 bölüm daha devam edecek bir diziydi. Kısa sürede bitirilmesi nedeniyle yazık oldu.

Son sinema filminiz Mahpeyker nasıl oldu?

Çok heyecanlandırdı beni. Avni Özgürel’in senaryosu. Kösem Sultan’ın 60 yaşını canlandırdım. Çok özel, çok büyük bir prodüksiyon oldu. Sanıyorum dünyada da gösterilecek bir film.

Tarihi kişiliklerden hangisi olurdunuz?

O devirlerde yaşamak, kardeşin kardeşi, annelerin çocuklarını öldürttüğü, saltanat koltuğu adına yapılmış bu vahşetin içinde var olmayı istemezdim. Jean D’arc, Nene Hatun gibi bir halk kahramanı olmayı saltanat sultanı olmaya tercih ederdim.

Altın Portakal almamak sizi üzüyor mu?

Artık üzülmüyorum. Çünkü çok özel bir filmi kapmak nasıl zorduysa aynı nedenden dolayı Altın Portakalı almak da zordu. Bundan sonra alırım inşallah.

Kırgın mısınız?

Hiç değilim. Çünkü ödül almasam da Türk sineması için yapılmış her şeyin içinde yer almaya çalıştım.

Estetik yaptırdınız mı?

İstiyorum ama çok korkuyorum!

Eşiniz Koç Holding’te üst düzey yönetici. Siz ise herkesin tanıdığı ünlü bir oyuncu. Nasıl bir yaşamınız var?

Beni her yerde görmek mümkün. Levent çarşısına yürüyüp metroya biniyorum, inip tekrar yürüyorum. 150 metrelik mesafeye son model Jaguar’ını göstermek için gidenler, arabasını bıraktığı yere 50 lira bahşiş veriyor, bir kahve içip çıkıyor. Türkiye’nin şartlarında bunlar olmaması gereken hareketler.

Halktan biri gibi yaşıyorsunuz yani?


Aynen öyle. Her zaman öyleydi, bugün de öyle. Belki de halktan biri gibi yaşayıp gözlemler yaptığım için bugün iyi bir oyuncuyum?

RÖPORTAJ: SERAL CUMALI
[email protected]

6