Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Gül, politikacıdan devlet adamlığına yükseliyor...

Perşembe, 19 Kasım 2009 - 05:00

umhurbaşkanlığına adaylığı açıklandığı zaman, Abdullah Gül’ün köşkü dolduramayacağı yolunda benim hiçbir kuşkum yoktu. Aslında genelde kamuoyunun da pek kuşkusu yoktu. Adaylığına karşı çıkanların önemli bölümünün tek itirazı, eşinin türbanlı olmasıydı. Ancak kısa sürede hem eşi, hem de kendisi Çankaya’yı doldurmayı bildiler.
Gül, eşinin türbanını insanların gözüne sokmadı. Siyasi bir simge olduğunu ve herkesin bunu kabul etmesi gerektiğini göstermek için çaba harcamadı. Aksine, özellikle ilk dönemde Hayrünnisa Hanım’ın bir adım geride kalmasına dikkat etti. Bu tutumu benimseyebilmek kolay değildir. Yüzde 47 oy almış bir partiyi arkasına almış bir cumhurbaşkanı olarak, tepesini attırmadı. Tepesi atmış olsa dahi, içine atmasını bildi.
Sürekli şekilde, yumuşak bir üslup kullandı.
Bugüne kadar hiçbir zaman sesinin yükseldiğini duymadık. Sert eleştiriler yapan, Köşk’ün noteri olduğunu söyleyen muhalefeti de hiçbir zaman ötelemedi. Aksine, diyalogunu kesmedi, eleştirileri daima anlayışla karşıladı. Başbakan ne kadar fevri ve sert ise, Gül o kadar sabırlı ve yumuşak davrandı. Herkesle diyalog kurdu, kimseleri uzaklaştırmadı.

Siyaseti hem yönlendirdi, hem de toparlayıcı oldu...
Cumhurbaşkanı’nın bence en önemli katkısı, iç ve dış konularda son derece aktif bir rol alması oldu. Yaptığı çıkışları alt alta yazdığımız zaman, çok ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz.

DIŞ POLİTİKADA çok aktif oldu. Başbakan veya Dışişleri Bakanı’nın önüne geçmedi. Onlara destek veren bir biçimde davrandı. El Beşir olayındaki gibi, üslup farkını çok net şekilde ortaya koydu ve önemli bir sorunu önlemesini bildi.

KÜRT AÇILIMI’NIN bir an önce başlatılmasını isteyen ve hükümeti sıkıştıran, hatta gecikildiği yolunda sürekli uyaran kişi oldu. Hatırlayacaksınız, “Tarihi fırsat karşımızda... Güzel şeyler olacak” diyerek ilk işaret fişeğini attı. DTP’lilerin devre dışı bırakılmaması için çaba harcadı. Devlet kurumları arasındaki uyumu ön plana çıkardı.

ERMENİ AÇILIMI’NI başlatan da yine o oldu. Erivan’daki maça giderek, Ermenistan konusunda ilk adımı attı. Sarkisyan ile son derece ılımlı bir diyalog kurdu ve bugüne gelinmesini sağladı.

ALEVİLER konusunda atılan adımlarda da çok önemli bir rol oynadı. Tunceli’ye yaptığı ziyaret ve cem evinde sergilediği manzara son derece rahatlatıcı bir görüntüydü.

ASKERLERLE ilişkilerinde de, yavaş yavaş ve sabırlı bir tutum sergiledi. İlk aylardaki sert tepkilere yaklaşımı çok anlayışlı oldu. Sinirlenmedi, kızmadı. Resepsiyona eşi türbanlı olduğu için gelmeyen askeri, resmi karşılama veya uğurlamada Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmayan askeri dahi görmezden geldi. Sorun yaratmadı. Herhalde Milli Güvenlik Kurulu’ndaki tutumuyla olsa gerek, sonunda askerin de güvenini kazanmış olacak ki, bu yıl komutanlar Meclis açılışına dahi katıldılar.

AVRUPA BİRLİĞİ başta olmak üzere, dış ilişkilerde son derece aktif bir tutum takınması, seyahatleri ve konuşmalarıyla destek vermesi de dikkatlerden kaçmadı.

TOPLUMA da el uzatmasını bildi. Kendi dünya görüşünü kabul etmeseler dahi, Çankaya’yı toplumun tüm kesitlerine açmasını bildi. Yaşar Kemal’e ödül verişi, Nobel’i kazandıktan sonra Orhan Pamuk’u ilk tebrik eden kişi oluşu, çok kültürlülüğü vurgulaması ve herkesin cumhurbaşkanı olduğunu göstermesini bilmesi önemliydi.

Siyasetçiydi, devlet adamı oldu ve 2’nci dönemi garantiledi...
Abdullah Gül, Çankaya’ya çıktığı sırada siyasetçiydi. Her siyasetçi gibi, içinde bulunduğu partiyi ön planda tuttu. Zamanında eleştiri yağmuruna tutuldu. Hatalar da yaptı, ancak hiçbir zaman kibarlığını ve yumuşak davranışını kaybetmedi.
Çankaya’daki Gül ise, giderek devlet adamı niteliğine kavuşuyor.
Bu tutumuyla da, 2012’deki cumhurbaşkanlığı adaylığını daha şimdiden garantiliyor. Başbakan’ın ne zaman Çankaya’ya çıkmak isteyeceğini kimseler bilmiyor. Bilinen ise, Gül’ün Köşk’teki hayatının daha devam edeceğidir.