Gümüş madalyanın hüznü

a
a
Cuma, 23 Nisan 2010 - 05:00

Bir gazete kupürü var masamda. Azerbaycan’da yapılan Avrupa Güreş Şampiyonası’ndan. Yıllardır beklediğim bir fotoğraf var üstünde. Elinde gümüş bir madalya ve bir deste çiçek, göğsünde Ay-yıldız, aslan gibi bir çocuğumuz. Fakat yüzü hüzünle dolu. Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası’nda 120 kiloda ikinci olan Fatih Çakıroğlu. Niçin hüzünlü idi? Çünkü o mindere Türkiye’ye altın madalya getirmek için çıkmıştı.

Herkesin gülücüklerle aldığı Avrupa ikinciliği, gümüş madalya ona sevinç değil, hüzün getirmişti. Bir-iki ufak şanssızlıkla kaybetmişti altın madalyayı. Kimin karşısında? Dünya güreşinde bir güç olan Rus güreşçisinin. İşte aradığımız, istediğimiz özlediğimiz bu çocuklardır. İkinciliğe sevinemeyen, kendisi kazanamasa da arkadaşının kazanması için çırpınan Türk çocukları...

1960 Roma Olimpiyatları’nda bu ikinciyi davranışı ile görmüş ve yaşamıştım. O, Roma’daki ünlü Basilica di Massensio’da 7 madalya kazanarak Olimpiyatlar’daki en büyük başarısına imza atan Güreş Milli Takımımız’ın madalyasız şampiyonu Hüseyin Akbaş idi. Hüseyin dünya çapında bir güreşçi idi. Bir kolu çolaktı, bir ayağı aksardı. Roma’da ilk güreşinde omuzundan sakatlandı ve elendi. Amma; o çıkıp tribüne oturmadı. Hiçbir şey olmamış gibi, minder kenarından ayrılmadı, elinde havlu arkadaşlarının terini sildi. Onlara moral verdi, taktik verdi. Onların başarısı ile Ay-Yıldız’ın başarısı ile mutlu oldu.

Ben Roma’da en büyük madalyayı ona verdim. Kendini değil, ülkesini düşünen rahmetli Hüseyin’e. Bizim böyle çocuklarımıza ihtiyacımız var. Gümüş madalyaya üzülen Fatih gibi, kendisi yenilse bile, ülkesinin yenilgisini kabul etmeyen, içine sindiremeyen rahmetli Hüseyin Akbaş gibilerine...