Gümüşhaneliler 'Kurtuluş'u kutladı

Rus işgalinden kurtuluşun 92.yıldönümü İstanbul'daki Gümüşhaneliler tarafından coşkulu bir geceyle kutlandı

Cuma, 26 Şubat 2010 - 05:00

Gümüşhaneliler 'Kurtuluş'u kutladı

İstanbul’un Tuzla’sında bir düğün salonu…Çok yıldızlı 3-5 otelin dışında, hemen bütün düğün salonlarının özelliklerini taşıyor. Merdivenlerle binanın en alt katına iniyorsunuz. Kocaman bir salon…Karşıda çevresi çiçeklerle, yaldızlı kâğıtlar, balonlarla süslenmiş bir sahne. Salonun üç bir yanı, bir kat yukarda olarak, bir koridorla çevrili, buralara masalar bir nevi opera salonlarının locası gibi…Buralara masalar dizili; bütün salonu yukardan seyrederek yemeğinizi yiyiyorsunuz.

Tuzla’daki salonumuz da böyle. Pendik-Tuzla Gümüşhaneliler Derneği, Gümüşhane’nin Rus işgalinden kurtuluşunun 92.yıldönümünü, yemekli, sazlı-sözlü bir geceyle kutluyor. Masalar sırt sırta dolu; yetmemiş, salonun kenarları, merdivenler ayakta kalanlarla lebâlep… Sekiz-on kişilik bir masada sarı kravatlı erkeklerle sarı boyun atkılı kadınlardan oluşan grup göze çarpıyor: Mustafa Sarıgül’ün Türkiye Değişim Hareketi(TDH) Tuzla-Pendik yöneticileriymiş.

Canlı yayın

Konukların yemek yediği masaların ortasında büyük bir masanın üzerine bir kamera sehpası yerleştirilmiş; Çay TV Gümüşhane’ye ve çevresindeki illere canlı yayın yapıyor. Canlı yayının, tüm salonun söylediği İstiklal marşıyla başladığını belirtelim. Mali müşavir ve sanatçı Yücel Aktaş gecenin sunuculuğunu üstlenmiş, protokoldeki zevatı, ve sahneye çağırdığı sanatçıları “kuvvetli alkışlar” ile sahneye çağırıyor. Gümüşhane’nin İstanbul’daki dernek başkanlarından bazıları konuşmalar yapıyor.

Gecenin düzenleyicisi Tuzla-Pendik Gümüşhaneliler Derneği Başkanı Hacı Öztürk, konuşmasında “kurtuluş”u çeşitli kavramlarıyla açıklıyor. O kavramlardan birkaçı: “Kurtuluş, bir milletin yeniden dirilmesi demektir. Kurtuluş, devlet olmak demektir. Kurtuluş, bir milletin bağımsızlığı demektir. Kurtuluş, Türk milletine pranga vurulamayacak demektir. Kurtuluş, Haçlı seferlerini bertaraf etmek demektir. Kurtuluş hakka ulaşmak demektir. Kurtuluş, sevgilinin sevgiliye ulaşması demektir. Kurtuluş devletiyle milletiyle, askeriyle, bayrağıyla sevmek demektir. Kurtuluş, her ne söylemle olursa olsun, her ne niyetle olursa olsun darbe demek değildir.”

Kurtuluş eğitimde

Bu arada Gümüşhane’nin Kürtün ilçesinin Belediye Başkanı Ahmet Kanat’ın kurtuluş eksenli konuşması da dikkat çekiyor. Başkan, eğitimin önemini vurgulayan konuşmasını: “Kurtuluş eğitimden geçer” cümlesiyle noktalıyor.

Gecenin en ilgi çeken sanatçısı ise, Milli Eğitim Vakfı İlköğretim Okulu 3.Sınıf öğrencisi Emine Naral oluyor. Emine Naral, İstiklal Marşı’nın tam metnini eksiksiz ve ezbere, diksiyonuyla, mimik ve jestleriyle, sahne hâkimiyetiyle harika biçimde okuyor; öğretmeni İsa Öztürk ile birlikte alkışlanma rekoru kırıyor. Gecenin favori oyunu ise horon…Önce yöresel giysileriyle ve kemençeleriyle folklor ekibinin sahnedeki gösterisi izleniyor. Bir köşede küçük çocuklar da horona eşlik ediyor.

Gecenin sonuna doğru ise, salonun üç bir yanına el ele tutuşarak, adeta etten bir duvar örüp horon oynayan Gümüşhanelileri izliyoruz. Çemberde yer bulamayan 4-5 yaşındaki biri kız biri erkek iki çocuk da masanın üzerinde horon oynuyor. Gümüşhaneliler’in Kurtuluş Gecesi’nin bir de sürprizi vardı. İlk kez bir ağa seçildi. Onu ve Ağa ile “özel röportaj”ımızı bir-iki gün sonra anlatacağız, bizden ayrılmayın.

Cemaate rahmet

Masanın başında 8-10 kişi sohbet ederken, salona yeni bir dost geldi. Masanın başında oturan Malatyalılar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mesut Parlak : “Hoş geldin” dedi. Yeni gelen masadakilerle ayrı ayrı selamlaşırken, Mesut Bey: “Cemaate rahmet de, otur” dedi. “Cemaate rahmet”in ne demek olduğunu şöyle anlattı: “Örneğin Şaban Bey gitti Malatya’ya. Herkes çok seviyor. Elli, yüz kişi, hepsine sarılıp öpüşecek falan. Kâmil, bilge bir büyüğümüz bir gün bana dedi ki: ‘Mesut Bey, cemaate rahmet de, otur yerine. Bak bunca adamı öpersin filan, zaman kaybedersin!” Anladık ki, “cemaate rahmet” toplu selâmlaşma oluyor.

Malatyaspor hemşehriliği tetikledi

Prof. Mesut Parlak, 1984’te Malatyaspor 1.lige çıkınca, çevre illerden Malatya’ya göçün arttığını, İstanbul’da da hemşehrilerin bir araya gelerek 1985’te Malatya Vakfı’nı kurduğunu söylüyor.

İstanbul’da Malatyalıları bir araya getiren Malatya Eğitim Vakfı’nın Şişhane’deki merkezinde gerek vakıf, gerek bazı hemşehri derneklerinin yöneticileriyle sohbet ediyoruz. Vakfın başkanlığını İstanbul Üniversitesi’nin önceki rektörlerinden Prof. Dr. Mesut Parlak yapıyor.

Sohbete, Malatya’dan göçle başlıyoruz; hemşehrilerin İstanbul’da nerelerde yaşadığını, neler yaptığını öğreniyoruz.

Malatya Eğitim Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mesut Parlak, İstanbul’da Malatyalıların en yoğun yaşadığı bölgenin, İstanbul Üniversitesi’nin arkasındaki Süleymaniye olduğunu söylüyor:

“Malatya’nın Pötürge bölgesinden 1950’de gelenler bu bölgeye yerleşti. Pötürge’de arazi koşulları çok kötü, yaşam koşulları ağır, geçimlerini sağlayacak bir ortam olmadığı için, büyük bir çoğunlukla İstanbul’a ilk gelenler Pötürgeliler oldu.

Daha sonra, 1960-1965’li yıllarda, Malatyalılar İstanbul’a gelmeye başladı. Başlıca neden geçim sıkıntısı.

Bugün, aynı durum Malatya için geçerli. Şu anda Malatya’da Malatyalı olarak yüzde 26 nüfus kalmış. Doğudan Van’dan, Tatvan’dan, Muş’tan, Bitlis’ten Malatya’ya göçüyorlar. Farkına vardığımız bu çoğalma Malatyaspor’un 1984’te ikinci ligden birinci lige çıkmasıyla oluyor. Malatyaspor’un birinci lige yükselmesiyle müthiş bir heyecan geldi.

Bu coşku İstanbul’da da görüldü. Bir anda bütün kent sarı kırmızı bayraklarla donandı;‘Malatyaspor 1.Lige hoş geldiniz’ dövizleriyle birlikte. Malatyalılar bir ilgi odağı haline geldi.” Bu ilgi çemberinin oluşturduğu ortam içinde, 1985 yılında Malatyalılar Eğitim Vakfı kuruluyor. Prof. Dr. Mesut Parlak ve Şaban Taçyıldız kurucular arasında da. O günleri şöyle aktarıyor Mesut Bey:

“Malatya Eğitim Vakfı kurulduktan sonra, müthiş bir toparlayıcı özellik gösterdi. İnsanlar kendilerini, İstanbul gibi bir megakentte bir arada gördüler. Daha sık beraber oldular. İyi bir örnek değil, ama eskiden cenazelerimiz 10-15 kişilik bir cemaatle kalkarken, vakıf ve derneklerimiz faaliyete geçtikten sonra, çok kalabalık cemaatler olmuştur.”

Vakıf bugüne kadar 13 bin öğrenciye burs vermiş. Bunların hemen hepsi meslek hayatına atılmış. Diyanetten “öğrenciye verilen bursun zekât yerine geçtiği” yolunda görüş alınması, bursa yönelik bağışların artmasında etken oluyor. Her yıl ortalama 500 öğrenci burstan yararlanıyor.

Prof. Dr. Parlak, burs alan öğrenciler arasından, özellikle tekstil alanında, inşaat sektöründe çok başarılı iş adamları çıktığını belirtiyor:

“Şimdi diyeceksiniz ki, Malatya ile tekstilin ne alakası var? Böyle bir soru gelebilir insanın aklına. Rahmetli Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın Malatya’ya yaptığı bir Sümerbank fabrikası var. Bugünün tekstilcilerinin başarılarının altında üniversite gibi olan o kurum vardır. O güzelim araziye bir AVM (Alışveriş merkezi) kurulacak. Malatya’nın ciğerini hançerlediler.”

BÖLGELERDEN İSTANBUL’A GÖÇ VE DERNEKLEŞME

Kendine benzemeyenlerle anlaşmak uygarlık ölçüsü

“İlk tanıştığımız insana memleketini sormamızın nedeni ne? Aslında onun kimliği kendi iç dünyamızda memleketi ile kodlanmıştır, memleketi bizim için onu tanımada en önemli faktördür. Yani, o kişinin memleketi, yaşamdaki zevklerinden daha önemlidir bizim için, buna ‘toprak kültürü’ denilmesi gerektiğine inanıyoruz. Su, toprak, ağaç ve taşın medeniyetlerin kaynağı olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Bunlar her yörede farklı şehir kültürlerinin oluşmasına önayak olurlar. Kimi yerde ağaç ev olarak ortaya çıkmış. Safranbolu oluşmuş, kimi yerde oyuncak çarşılarından karşımıza çıkmıştır. Bunlar ortak değer olarak algılanmaz da neden toprak kültürü ortak değer olarak algılanır? Cevap basittir: Ben ancak benim ilk halimi hatırlatan toprak dayanışması içinde varlığımı sürdürebilir, ayıplarımı kapatabilirim. İnsanların nüfus cüzdanına baktığımızda iç dünyamızda hemen bir yargı oluşur. O kişinin hangi rengi sevdiği, hangi tür müzik dinlediği bizi hiç ilgilendirmez. İşe alma ve terfilerde bile memleketlere bakarak ‘ben’in ilk halinin devamı için uğraşır dururuz. Sonuç olarak diyebiliriz ki, birey kendisine benzeyenlerden fazla benzemeyenlerle analaşabiliyorsa o toplumda medeniyet tam olarak insanileşmiştir. İnsanlar sevdikleri renklerle, dinledikleri müzikle buluştuğu zaman şunu daha iyi göreceklerdir; evet benim gibi düşünmeyen bir insanla aynı tutkularda birleşebiliyoruz. İnsanlar renkler, müzik, çevre(doğal) eksenli örgütlenmelere başladıklarında hayatlarının daha anlamlı olacağını göreceklerdir.

(…)

Hemşehrilik dernekleri doktor, mühendis ve işçiyi aynı çatı adlında birleştirirken, ‘biz’ yani aynı topraktan olanlar ve diğerleri yani, ‘Onlar’ ayrımına yol açıyor. Yöresel doğum, ölüm ilanları, yöre gençliğinin ve okullarının ihtiyacı olan bilgisayar kitap ya da eğitim bursu temin ediliyor. İstanbul’da yaşamalarına ve belli seviyede gelir düzeyine ulaşmalarına rağmen köylerine hiçbir ekonomik geri getirisi olmayan cami, okul, yurt, aşevi vb. yerler yaptırarak, yöre insanın yanında yer alıp, memleketini her zaman ayrılsa da sevdiğini gösteriyorlar.”

(Kaynak: Sivil Toplum Kuruluşlar ve Kültürel Etkinlikleri, Doç. Eyüp Dursun Ergür, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2006)

 

HAZIRLAYAN: NAİL GÜRELİ

nail.gureli@milliyet.com.tr

5