'Halk en ucuz ve seviyesiz şeyleri istiyor'

"Onu dinlerken, böylesine değerli bir dostum olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm." diyen Oya Germen'in Ahmet Özhan'la hoş sohbeti...

a
a
Pazar, 12 Eylül 2010 - 05:00


'Halk en ucuz ve seviyesiz şeyleri istiyor'

OYA GERMEN

Ahmet Özhan eski bir dost... Çok değer verdiğimiz ve sevdiğimiz bir aile dostumuz... Yıllar sonra onu röportaj için aradığımda; değişmeyen nezaketi ve güleryüzüyle karşıladı beni. Konserden konsere koştuğu şu günlerde, ilk bulduğu fırsatı değerlendirerek, Suadiye Cafe’de buluştuk.

Şöhretli olmayı algılayışının ve beklentilerinin her zaman farklı olduğunu biliyordum. O günlerden bu yana geçen uzun yıllar; eşi, çocukları ve tüm yaşantısıyla da farklı bir yeri olduğunu gösterdi hepimize.

Onu dinlerken, böylesine değerli bir dostum olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sizler de yakından tanıyorsunuz, eminim ki çok seviyorsunuz. Röportajımızı okuduktan sonra; Ahmet’in sanatçı kişiliğinin içine harç ettiği güzelliklere, bir kez daha hayran olacaksınız...

“Ahmet Özhan’ı birtakım şeylere meze olarak değil, tam manası ile sanatçı ve sek olarak sahneye sürüyorum” derken anlatmak istediğin nedir?

İnsana hiçbir değer katmayan, tamamen geçici, o anlık bir şeyler veren, ama insanın hem dünyada hem de sonsuzluktaki sürekliliği söz konusu olduğunda, içi tamamen boş ve anlamsız, insana bir şey katmayan şeylerin tümü ‘meze’dir. İnsanın hem dünyadaki hayatını hem de sonsuzluk hayatını domine eden; duruşu, davranışı, iletişimi ve üretimidir. İnsana yakışan budur. Ben de olabildiğince yapmaya çalışıyorum. Yüzde yüz yapabilmek kolay değil...

“Nefsinin esiri olmuş insanların, hayallerini süsleyen şeyleri elimin tersiyle ittim” diyorsun. Neleri ittin?

İtme gayreti içerisindeyim, bu bir süreç çünkü. Bir anda sigara paketi gibi atamazsın. Biraz açabilecek olursak; bu bir yaşam biçimi, bir bakış açısıdır. Olabildiğince, meze olan şeyleri hayatın kenarına almak. Ve de hayatın önünü açabilmek. İletişimde samimi olmak, özden olmak, üreterek insanların faydalanmalarını sağlamak.

Geçmişten günümüze geldiğinde neler değişti, sana göre?

Niyet olarak kalıcı olsun, insanın sonsuzluk hayatını süslesin, oluştursun gayreti ile bir şeyler yapılmıyor günümüzde. Dünya, tamamen çerez dükkanı gibi oldu. Ülkemiz de öyle. Fakat ne var; o olanlara bakarak, o olanlardan edinerek, sen kendine bir şey çıkartabilirsin çünkü o, bir ibrettir. Mesela ‘şeytan insanı cennete sokar’ diyorum. Çünkü ‘şeytana uymazsın, cennete girersin’ gibi esprili bir mantıkla izah edeyim.

Sadece ürettiklerinle mi yoksa insani değerlerinle de mi kalıcı olmak?

Bence ikisi de aynı şey. İnsani değerlere hürmet edebilmek de bir üretimdir. Çünkü çok güzel, pozitif ilişkiler, dostluklar, alışverişler üretir. O açıdan ayırmayabilirim.

Muhteşem eserler üretenler var ancak insan olarak çok eksikler?

Haklısın, benim anlatmaya çalıştığım, zaten insana dair bırakılan güzellikler. Benim sohbetimizdeki öz, dokunduğum nokta bu. Pozitif üretimler ve yaklaşımlar. Şarkı sözleri mesela. Çok özür dileyerek söylüyorum; şu son zamanlarda ortaya çıkan bir şarkı sözünden dolayı kırıldım. ‘Seni atacağım poşete yazık’ diyor. İnsana bu değer verilemez.

Hayatı bütün keyfiyle, estetiğiyle ve değerleri ile yaşadığını söylüyorsun. Bir başka yerde de ‘keyifle yaşadığınız zaman, durmuşsunuz demektir’ diyorsun. İki keyif arasındaki farkı izah eder misin?

Öz değerlerin keyfi, onun verdiği lezzet, hiçbir keyifte olamaz. Çünkü geçici değildir. Öze dönük keyiflerin tadına doyum olmaz. Öteki tarafta nefsani olarak: Geçici, çerez olan keyif, galip gelmeye başlarsa frene basmak lazım. O zaman nereye gidiyorum diye sorgulamak gerekir.

Hayatı ve kendimizi anlamaya çalışırken, bazı bilge insanlardan bir şeyler öğrenme ve onlara sığınma ihtiyacı neden doğuyor?

Pozitif yüklenmiş, feyizli, bilgili, kültürlü ve bunu bize dönük olarak sentez haline getirmiş kapasitede olanların çevrelerine bir feyiz, bugünkü tabirle bir elektrik yaydığı gerçektir. Ve herkesin böyle bir öğreticiye ihtiyacı vardır. İnsanlardaki değerler akışkandır. Benden sana, senden bana geçer. Bundan dolayı değerleri özümsemiş kişilere ihtiyaç vardır. Bunun manevi olarak varlığını inkâr edenler, bugün birbirlerine ne tutmaktadırlar?

Yaşam koçu mu diyeceksin?

Evet. Bu da; insanın bir bilge kişiye ihtiyaç duyduğunu, gereksinimi olduğunu göstermektedir. Bu ilişkiler; bende bir artı değer oluşturuyorsa eğer, bu çok güzel ve değerli bir şeydir. Bana verilen bir emanettir, paylaşılması gerekir diye düşünüyorum.

 Paylaşıyor musun?

Aklım erdiği, bilebildiğim kadarı ile... Onları keşfedebilmek, hangi ihtiyaçlarından dolayı böyle bir yaklaşıma ihtiyaç duyduklarını algılayıp, onların gereksinimlerini karşılamak en büyük mutluluktur benim için.

Hayata seferi takılmaktan söz ediyorsun... Sahi ne demek bu?

Geldim geçiyorum bu hayattan. Kalıcı olamam ki... Gideceğim mutlaka. Biliyorsun, Ramazan’da da bir yere gitsek, seyahatin meşakkatinden dolayı o gün oruç tutamayabiliriz, böyle bir müsaade vardır. Ben hayatın tümüne seferi diyorum, geçen bir yolcuyum, seferdeyim yani.

Seferi olduğunu bildiğinde, insan farklı mı bakar yaşama?

Hiç şüphe yok. Daha renkli görürler, gerilmezler, stresten uzak dururlar.

Yaşamdaki dengeden söz ediyorsun. Şarkı söylemek de bir denge işidir, öyle değil mi?

Türk Sanat Müziği, fazla ağdalı ve haykırır gibi söylendiğinde lezzeti, dengesi bozulmuyor mu? Şöyle izah edeyim; arabeskte, çok yüksek perdeden bir icra vardır. Bunun da sebebi, arebeskin özünde protest olmasıdır. Arabesk dinleyen insanlar, köy kent karmaşası içerisinde, belli zorlukları, deformasyonları yaşayan insanlardır. Sosyolojik olarak bakıyorum hadiseye. Üstten, küstahça bakmıyorum, yanlış anlaşılmasın... Orada arabeskin ortaya çıkışında, niye bağlama öndedir? Çünkü arabesk köyle kent arasına sıkışmış bir mentalitedir. O mentalitenin bir yerinde, o kişi ıstırabını tam manası ile ortaya koyabilmek için, haykırmak ihtiyacını hisseder. Arabeskin tercihi ülke genelinde yayıldığından beri, kalabalıklar arabeske yöneldiler ve çok tüketir hale geldiler. Hal böyle olunca, Türk müziği sanatçıları da, o kalabalık içinde kendilerini yedirebilmek için arabesk üslubunda okumaya, bağırmaya, çağırmaya başladılar. Yani yaranabilmek için... Halbuki alaturka dediğimiz müziğin, soft ifade biçimi içerisinde bağırmaya lüzum yok.

Ülkemizde sanatçı kimliği hakkındaki fikrini öğrenmek istiyorum.

Her kapak tencereye göredir. Bizim sosyo- kültürel durumumuz, böyle sanatçıyı oluşturuyor. Sanatçı gökten inmiyor, sağdan soldan gelmiyor. Kendi içinden çıkıyor. Sen doğuruyorsun onu. Bazen nur topu gibi bir evladın olur, bazen hilkat garibesi. Biz maalesef şu sosyal potansiyel içerisinde, her konuda hilkat garibesi doğurmada pek mahir hale geldik, çünkü sistemimiz bozuk.

Sanatçının, topluma örnek olması gerekmez deniliyor?

Diyenler var, aynı fikirde değilim. Kainattaki her objenin, bir başka obje için örnek ve destekçi olarak var olduğu kanaatini taşıyorum. Ben bu ortamda yaşıyorsam, mutlaka çevremi yararlandırmam lazım diye düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım işlerde hep bir fayda kısmı olsun özeni ve gayreti içindeyim. Tasavvuf müziğini çok sevmemin ve uğraşmamın nedeni de bu dingin gönül alemini yakalayabilmek ve daha yumuşak, daha paylaşıcı şekilde yaşamayı desteklemektir. 

 İmanı olmayan sanatçı duyarlılığı, neden beş para etmez diyorsun?

İnsan geriliyor hislerini ifade ederken bazen. Biraz sert olabiliyor. İman, varlığı iyi algılayabilmek demek. O zaman varlığın sistemini çözebilmek, o sisteme entegre bir şekilde üretim ve tüketimde olmak söz konusudur. O halde, senin ima etmeye çalıştığın faydalı bir sanatçı, mühendis, doktor, bakkal türü ortaya çıkar. Yani para için böbrek çalan bir doktor değil de, hastanın yaşaması için böbrek naklinin hukuki olarak yapılması konusunda gayret eden bir doktor. İmanlı olmak, her meslek dalı için geçerlidir.

“Günümüzde ortalık stardan geçilmiyor” diye bir serzenişin var...

Günümüzde halkın en ucuz tatmin seviyesinde cevap veren kişiler star oluyor. Niye biliyor musun? Program yapımcıları reklamcılarla çalışıyor. Bir reklamcı bununla program yap diyorsa, yapımcı o kişiyle iş yapıyor. Bu, reklam alıyor demek. Peki Türkiye standardındaki bir halk, neyi en çok seyreder ki ona çok reklam gider? En ucuz şeyleri! Yani Aşk-ı Memnu dizisinde, birisi amcasının karısını ayarttığı için, o gece başka hiçbir şey seyredilmiyor. Burada bir eseri ve çok hoş bir diziyi kirletmek adına konuşmuyorum. Oradaki seviyesizliği vurgulamak adına yapıyorum. Bir sürü şeyde, seks, para, lüks, şöhret adına aç olan en büyük genç nüfus bizde. Gençlerin ötesinde biz yaşlarda tatminsiz milyonlarca insan var.

Ya starlık?

Bazı insanlar yaptıkları ile star olur, bazıları da yapmadıkları ile... Ben yapmadıklarımla star olan bir insanım...

Hülya Avşar’a, “Hülya Avşar’ı ayakta tutmaya çalışıyorsun, sen bunun için mi yaratıldın? Bir süre sonra böyle kalmayacaksın” derken anlatmak istediğin neydi?

Hülya’yı sevdiğim ve dost olduğumuz için söyledim. Çünkü Hülya Avşar tükenecek. Onun sadece zahiri olan güzelliğinin geçerli olduğu süre içinde mutlu olmasını değil, meselenin içindeki güzelliği ve sonsuzluğu yakalamasını istediğim için...

Şöhretli olmak her şey değildir mi diyorsun?

Şöhretli olmak bizlere verilmiş bir sermaye. Bu sermayeyi biz, ferdi olarak, ben merkezli kullanmak durumunda değiliz. Onun için geçici sürede var olan şöhreti, bireysel olarak tüketme yoluna gitmek hatadır, yapılmamalıdır. Çünkü sonunda bizi bir çukura koyacaklar, çürüyeceğiz. Nerde kaldı kaşların, gözlerin, dudakların, güzelliğin veya yakışıklılığın? Çürümeyen bir şey var nedir o, insanın özü, aslı. Ona kafa yormak lazım, onu çalıştırmak, işlemek lazım. O zaman bu dünyada bize verilen şöhreti, artı değerleri, onunla birlikte bütün sistemin yararına kullanmak lazım ki, amacına ulaşabilsin.

Aşk birdir, izahı çoktur, farklı izahlar hep yanılsamalardır” diyorsun?

Yegâne ve tekil olan aşkın yansımaları bizi yanılsatmamalı.

Yanılmalar daha çok kadın erkek ilişkilerinde mi oluyor?

Aşk denilince; biz zaten kadın erkek ilişkisini anlarız. Bunu da yok saymak tabii ki mümkün değildir, tabii ki vardır, yaşanır. Bir kere de yaşanır, birçok kere de. Ama insan bilmeli ki; bunlar aslında bir tane olanın çeşitli yüzlerdeki tecellisidir...

5