Hattı değil sthı savunmak

a
a
Çarşamba, 24 Kasım 2010 - 05:00

Cumhuriyetimizin kuruluşunda, Türkiye halkından Müslüman olanlara TÜRK denildi. İstisnası TÜRK ORTODOKSLARI’ydı.

Müslüman olmayan öteki yurttaşlarımız ise AZINLIK’lardı. Türk olmak hakları da vardı. Kendilerini Türk sayanları da çoktur.

Uluslararası hukuk bakımından durum böyle olsa da iç hukukumuz “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi TÜRK olarak kabul etmiştir.”

Cumhuriyetimizin kurucuları “Cihan Devleti Osmanlı’nın çok milletli, çok dinli, çok kültürlü insan yapısının sakıncalarını yaşayarak görmüşlerdi.” Devlet ve cemiyet yeniden kurulurken “tek dil, tek din, tek mezhep” temel alındı. İstanbul Türkçesi’nde, laikleştirilmiş İslam dininde, Diyanet İşleri'nin denetimindeki Hanefi mezhebinde, çağdaşlaştırılmış halk kültüründe bütün yurttaşlar karıştırılıp, kaynaştırılıp, sınıfsız, imtiyazsız bir toplum kurulacaktı. Dönem, imparatorluklardan milli devletlere geçiş dönemiydi. Milletlerin devletleri ve devletlerin milletleri...

[[HAFTAYA]]

Cumhuriyetimiz bunu bir ölçüde başardı da... Dışardan ve içerden yapılan kışkırtmalarla ortak kimliğin dışına taşınan kimi halk kümeleri dışında...

Kendisini, ortak TÜRK kimliği içinde görenlerin çok büyük çoğunluğu yüzlerce ve belki binlerce yıldan beri TÜRK olanlardır. Yine de milyonlarca yurttaşımız, ana dilleri ve ata milliyetleri başka olsa da bugün TÜRKLÜK bilinci içindedirler ve ortak kimliğin ateşli yandaşlarıdırlar.

Ancak!

Çözülmesi gereken düğümler, giderilmesi gereken sıkıntılar da yok değildir.

Unutmamalıyız ki, çağ yeni bir çağdır, zaman yeni bir zaman... Dünyadaki değişimlerin büsbütün dışında kalmak da mümkün değildir. Giden gün gitti canım. Gelen yeni bir gün. Yeni sözler lazım.

Cumhuriyetin başındaki hatlarda saplanıp kalmak; satıh’daki sıkıntıları büyütebilir. Ne demişti ATATÜRK:

“Hattı savunmak yoktur, sathı savunmak vardır. O satıh bütün vatandır.”

CEMEVLERİ ALEVİ MESCİTLERİDİR

Cumhuriyetimizin başında Müslüman yurttaşların Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tanımladığı Hanefi-İslam’da birleşmesi istenilmişti. 442 Sayılı Köy Kanunu, köy imamını ihtiyar heyetinin tabii üyesi yapmış ve köylüye, köylerine mescit yapmak mecburiyetini getirmişti. Kimi Alevi köylerine de çoğu imamın bile gitmediği mescitler yapılmıştı. Şimdilerde bu anlayışta ısrar etmek ve “Müslüman iseler camiye gelsinler” demek birlik ve bütünlüğe hizmet eder mi? “İslam’ın ibadet yeri camidir” demek ise doğru bir söz müdür?

“İslam’ın tek ibadeti namaz mıdır? Namaz sadece camide mi kılınır?” sözüne nasıl cevap vereceksiniz? Nerede başlangıçtaki, namaz da kılınan, ders de verilen, toplum meseleleri de görüşülen mescit? Diyorum ki Alevi yurttaşlarımızdan birileri dese ki: “Cem yaptığımız, toplu ibadet yaptığımız yerler, bizim mescitlerimizdir. Biz kendi mezhebimize göre oralarda toplanıp namaz kılıyoruz. Kıyamda, rükuda, otururken ve secdede Allah’a yalvarıyoruz. Peygamberi ve ehlibeytini anıyoruz. Biz de Müslümanız ama sizden farklarımız var. Niye bize ve farklarımıza saygı duymuyorsunuz? Biz yurttaş değil miyiz? Bizden aldığınız vergilerle, kendi mezhebinizin mescidine yardım, görevlilerine maaş veriyorsunuz? Bu yaptığınız “takva” ile bağdaşır mı?” Nasıl karşılık verirdiniz bu sorulara?

Bu soruya asıl karşılık vermesi gerekenler, başka konularla Cumhuriyetin başlangıç kurallarını gevşetirken bu konuda direnenlerdir.

Bana gelince... Sünni, Şii, Alevi Müslümanların kardeşliğine inanan; inanç ve inancı yaşamak özgürlüğüne katkıda bulunmak isteyenlerdenim.