'Hayatıma sadece tek bir aşk sığdırdım'

Türk pop müziğinin en güçlü kadın seslerinden biri olan Sertab Erener; hayata, aşka, yanlızlığa ve üretmeye dair tüm düşüncelerini Marie Claire Dergisi'ne verdiği röportajda anlattı

a
a
Pazar, 15 Ağustos 2010 - 12:19


'Hayatıma sadece tek bir aşk sığdırdım'

Hayatında mutsuzluğa yer var mı?

Mutsuzluk dediğimiz şeyleri yaşamadığımı görüyorum. Etrafımda mutsuzluk kelimesinin oluşabileceği seçimler yapmıyorum. Onlar eğer mutsuzluk olarak benim tarafımdan tanımlanmışsa da bir yerlerde mutlaka ben bir şeyleri kaçırmışımdır. Yani kendi korkularımdır, kendi beceriksizliklerimdir. Dışarıda beni mutsuz eden bir şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü beni mutsuz eden tek biri varsa o da kendimim. Ben ne yapıyorsam kendime yapıyorum. Başka kimse yok. Kimi suçlayabilirsin ki. Ama biz herkesi suçluyoruz. Bir dönüp kendimize baksak bulacağız aslında doğruyu. Olmuyor ama. Çok zor çünkü.

Yalnızlıkla aran nasıldır? Yalnız kalabilenlerden misin?

Evet yalniz kalmanın keyfini çikarabilenlerdenim. Özellikle tek basınalık hali insanı olgunlaştıran korkularınla başa çıkmayı öğrendiğin en onemli andır. Biriktirmek ve üretmek için yalnızlık bence şart. Oysa o yalnızlık duygusu, bizde hep ölümle eş hissedilen ve yalnızlığın negatif bir şey olduğu üzerinden konuşuluyor. Ama bence yalnızlık çok güzel bir şey. O üreten bir şey. Oradan çıkıyor bütün fikirler zaten. 

Yalnızken insanın beyni daha mı çok çalışıyor?

Kesinlikle. O zaman aklın başına geliyor aslında. Bir şey üretiyorsan, yazıyorsan, çiziyorsan zaten kalabalıkların ortasında yapamazsın ki. Mutlaka kendi başına kalman lazım. Bir romancı, caddenin ortasında yazmaz. Gider bir yerlere kapatır kendini. Ne bileyim, şarkılar da öyle yazılır. Hadi hep birlikte bütün şehirle birlikte şarkı yazayım, yapamazsın. Belki ancak birileriyle bir şeyler yaşayıp sonra onun etkisini yalnız başına kaldığında aktarabilirsin. Tabii ki. O etkileşim şart. Ya da ortaklaşa çalıştığın birileri varsa, ortak bir şey yazıyorsan, o da tamam. Ama üretim o kalabalığın içinde olacak bir şey değil.

Sen bu noktaya nasıl geldin?

Hayatında birçok eleme yaptın öyle değil mi? Evet, kesinlikle doğru söylüyorsun. Şunu fark ettim; belki de bu çok derin, uzun ve beni bunlara iten bir hastalık yaşadığım için buralara geldim. Fark ettim ki; hasta olmama neden olan bir tek kişi var, o da benim. Çünkü ben öyle bir seçim, öyle bir şeyler yapıyorum ki kendime... Yorumlarda bulunuyorum hayatla ilgili. Olayların yorumunu yapan da bir kişi var, benim. Buradan mutlu da ayrılabiliriz, çok mutsuz da. Şu an bu kirazdan dolayı korkunç sinirlenip buradan olay çıkarıp da gidebilirsin, bu tabağın keyfine de varabilirsin. Fark ettim ki; bağırsağımı kanatan kişi benim. Ve dedim ki; demek ki bu mekanizmayı bir yerde kırmak lazım. İyileşmemin tek nedeni kendimi iyileştirmem.

Devamı... Sonraki sayfada... 

Koliti psikolojik gelgitler tetikliyor sanırım.

Psikosomatik hastalık. Tam bir gerekçesi bulunmuş değil kolitin ama benim en dikkat etmem gereken tarafı da psikolojik tarafıydı. O kafayı düzelttikten sonra, diğerleri de düzeliyor, beden sana cevap veriyor.

Bunu hayatını değiştirmek adına ikinci bir şans olarak gördün mü?

Tabii. Yaşadığın şeyin ne kadar güzel olduğunu fark etmediğin zamanlarda, kaybetmek üzereyken, anlıyorsun hayatın ne kadar değerli olduğunu. Bir tek senin ne kadar değerli olduğunu, kendinin... Çünkü başka yaşanacak hayat yok. Öbürü fasa fiso, kim ne derse desin. Bilmiyoruz. O yüzden bir kere daha yakaladım diyerek hayatın değerini anlıyorsun.

Ondan sonra da “Renga renga rengarenk oldum” diye şarkı söylüyorsun. (Gülerek)

Tabii o biraz da Nil’in (Karaibrahimgil) kalbinin güzelliği.

Öyle ama bence Nil de bunu yazarken empati kurarak yazdı.

Kesinlikle. Bana “Sizi düşünüyorum” diye mesajlar attı yazarken. Birlikte yaşamanın getirdiği, beni iyi tanımasının getirdiği, daha önce bütün müzikal yolculuğumuzda yan yana olmamızın getirdiği yakınlıkla; Demir’le ilişkimizi en yakından tanımlayan, gören kişi olarak yazdı. Zeki bir kız Nil. Çok zeki ve söz dilini çok iyi kullanan biri. O yüzden böyle olağanüstü güzel bir öykü çıkardı içinden.

Devamı... Sonraki sayfada... 

Gerçek aşkın tanımını yapmak mümkün mü?

Aşkı insanoğlu yüzyıllardır anlamaya ve anlatmaya çalışıyor ve herkesin aşkı tarifi başka, tek bir aşk tanımı yok. Benim içinse gerçek aşk; karşılıksız, tanımsız, ezberlemeden, her gün yeniden taptaze kalabilen... *** Sen hayatına kaç aşk sığdırdın? (Gülümseyerek) Tek.

Seviyorum demek kolay mı senin için?

Ben sevgimi saklamam; o yüzden “Seviyorum” demek de kolay benim için. Sevgi insanoğlunun tek yakıtı bence ve satın alınabilecek bir şey de değil. Bu ancak kendi içinde çoğaltabileceğin, hatta öğrenebileceğin bir şey. Büyük bir problem olarak buluyorum insanlığın bu sevgisini saklamasını.

Sevginin karşılığını alamamak seni durdurur mu?

Yoo. Zaten karşılıklı olabilecek bir şekilde bakmıyorum ben. Birini seviyorsan seviyorsundur. İlla o seni seviyor diye seviyorsan, zaten o sevgi değil. Zaten beklenti üzerinden bir sevgi çıkarmaya çalışıyorsan, ben de onun gerçek sevgi olmadığını düşünüyorum. Kuşaklar boyunca “Biz çocuk doğuralım, onlar da bize ileride baksınlar” gibi bir düşünce oldu. Bir sorumluluk hissediyorsan kendi içinden hissettiğin bir şeydir. Birine bakmak zorunda kalmak kadar kötü bir şey var mı? Sevdiğin için yaparsın. Yoksa hayat mecburiyetler silsilesi. 

Devamı... Sonraki sayfada... 

Hiç bilmeyen birine ruh eşi ifadesini nasıl anlatırdın?

Ben ve Demir derdim! Ruh eşi aslında zıtlıkların bir araya gelmesi. Ruh eşi derken ben şunu demiyorum; “Her şeyde o kadar aynıyız ki” Bence ruh eşi denmesinden kasıt, Uzakdoğuluların yin yang’ı ayırması gibi. Her şeyin içindeki kadınerkek, her şeyin içindeki siyah-beyaz gibi, ikilikler gibi... Ama o ikililiğin içersindeki uyum, o formu mükemmel hale getiriyor. Yani ruh ikizi dediğim şey aslında o iki ucun bir araya geldiğindeki mükemmel form. 

Bu hayatta sen ne renksin, Demir ne renk?

Bu anlamda sence nasıl bir uyum içindesiniz? Demir kırmızı, bense mavi sanırım. Biri su, biri de ateş gibi...

Nasıl bir sevgilisin?

Titiz, dikkatli, değiştirmeden sevmeyi, karşısındakine saygılı biri olmayı seçen ve olmaya çalışan biri gibi... Keşke olduğu gibi herkesi kabul etsek. Tolerans çok önemli.

Devamı... Sonraki sayfada... 

Aşkın ömrü var mı sence?

Aşk ve sevgi diye ikiye ayırırsak eğer... Yok... Ten dediğin şey, seksi tek başına değerlendirdiğimde; teni öğrenmek, her dokunduğunda aynı şeyi hissetmek, onun yıllar içerisinde sende yarattığı alışkanlık, hiçbir zaman sana ilk günkü hissi veremez. Onu kaybediyorsun, o net. Ona karşı savaş veremezsin. O kadar çıplak oluyorsun artık, her şeyini açmış oluyorsun. O saflıkta ve çıplaklıktaki bir şeyi yaşadıkça alışkanlık beraberinde geliyor. Ama orada hâlâ heyecan hissetmemek ya da ondan dolayı kanıksamak, ona yenilmek başka bir şey. Ben bundan söz etmiyorum. Onu yenebiliyorsun. Ona her gün yeniden o taze gözle bakabiliyorsan, hatta ilk gördüğünki kadar önyargısız bakabiliyorsan o tene, o yüze; ezberlememiş gibi. O zaman çok taze kalabiliyor.

İLİŞKİ KURMAK BİR SANATTIR

“Çok gelişmişsindir bir konuda, bilim adamısındır, derya kitap bitirmişsindir ama ilişki konusunda özürlüsündür. İnsan ilişkisi, kadın erkek ilişkilerinde dünyanın en büyük hatalarını yaparsın ama bilim adamısındır. Böyle insanlar var. Zaten sonra IQ değil EQ diye bir zekânın daha önemli olduğu ortaya çıktı. Çünkü ilişki kurma sanatı diye bir şey var. Kendini bilme sanatı.”

Hayatta ne olursa olsun dönüp dolaşıp eve geldiğinde sevgiliyi bulmak nasıl bir şey?

Sen ne diyorsun! Dünyanın en güzel şeyi. Onun için uyandığında ya da ne bileyim onun için giyindiğinde, onun için güzelleşiyorsun. O çok hoş bir şey, müthiş bir şey paylaşmak. Ben o konuda çok çok mutluyum. Gerçekten şanslı hissediyorum kendimi. (Gözleri doluyor) Sevgisiz, aşksız bir hayat, gerçekten kuru bir hayat.

5