N. Kübra Akalın

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170723.kübra_akalın_15.png

Hayatın Kırılgan Öyküsü

Salı, 31 Mart 2015 - 09:15

Türker Ayyıldız'ın 14 öyküden oluşan ikinci öykü kitabı Şikeşte'ye 'bir yerde bana seslenecek' niyetiyle başladım. Hem ismi bu denli 'kırılgan' bir öykü kitabının bir öyküsevere seslenmemesi mümkün müydü?
 
Türker Ayyıldız her bir öyküsünde yaşamın her anında karşımıza çıkan ve bir kısmını zaman zaman görmezden bile geldiğimiz yaşanmışlıkları anlatıyor. Her öykü, kitabın tanıtımında da dediği gibi "gerçekten de kazanmanın ya da kaybetmenin önemsiz olduğu durağan hayatlar, beklenmedik bozgunlara açık yürekler, büyük kırılmaların sıradanlaşması vs. şikeste, işte böylesi on dört öyküden oluşuyor. şikeste'de toplumun kıyısında kalmış kırgın ve yıkık, dayanıklı ve bıçkın insanların canlı hikâyeleri etkili bir dille anlatıyor."
 
Bu sefer sözü kitabın yazarına bırakalım istedim; ben naçizane sordum Türker Ayyıldız Şikeste'yi anlattı:
 
Şikeşte'nin kapağıyla başlayalım istiyorum. Kapak fotoğrafı sizin? Bir hikayesi var mı?
 
Evet küçükte olsa bir hikayesi var. Oğlum beş, kızım on iki yaşında. Bilhassa resim ödevlerine ben yardım ediyorum. Öteden beri severim resim yapmayı. Bu yardımlar sırasında malzeme kullanımlarında sorunlar yaşayınca herkesin resim malzemelerini ayırdık. Sonra masalarımız ayrıldı. Aramızda iddialaşmalar başladı. Bir de tema zorluğu yaşarken, oğlumun ayakkabısını gördüm. Kolay bir modeldi. Ama bittikten sonra oğlum ayakkabısının resmini görünce çok bozuldu. Hatta yırtmak istedi. Fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaştım. Yorumlar, beğeniler derken çok sevdiğim bir arkadaşım arayıp bunun kitap kapağı olabileceğini söyledi. Sabah sevgili Murat Yalçın’a yolladım. Alternatif olabileceğini söyledi, sağ olsun. Epeyce haber alamadım sonra. Dayanamayıp sorduğumda, “Senin pabucu güzelce yerleştirdik” dedi. 

Şikeşte'de ismi gibi kırılgan öyküler mi bulacak okuyucu?
 
Aslında hep var olanı, çok yakınında yaşananları ama epey zamandır bilerek ya da bilmeyerek okumadıklarını okuyacak. Yüksek katlı binalar, plazalar, metrolardan, akıllı telefonlardan beri bazı görünmez sınırlar oluştu insanlar arasında. Belki o sınırın ötesinde kalmışı okuyacak. 
 
Öykülerin her biri çoğumuzun gazetelerde küçücük okuyabildiği yaşam haberlerinin gerçek öyküsü gibi; yalın, ayrıntılı ve hakiki. Sizi bu görmezden gelinen yaşanmışlığının içine çeken ne?
 
Hikayeci yaşamın içinde olmalıdır diye düşünürüm. Sokağın, semtin, şehrin içinde olmalı. Hatta olan bitenden sadece haberdar değil yolunda gitmeyen şeylerin de takipçisi olmalı. Hem bunu bir birey hem de topluma olan borcundan ötürü yapmalı. “Yazar Yalnızlığı” gibi tabirlere çok inanmıyorum ben. İçine ego katılmış, gerçeği yansıtmayan klişe bir şey. Sonra yıllar sonra çıkıp sokağı yazmaya kalktığınızda anlattığınız şey, Yeşilçam Sineması’ndan başka bir şeye benzemez. Sorunun cevabı da bu olsa gerek. Sokakta, yaşamda olmak.
 
'BEN UMUTSUZ DEĞİLİM'
 
 
Kitap, tanıtımda 'Büyük kırılmaların sıradanlaşması' olarak ifade ediliyor. Bu tabir aslında başlı başına bir mesele değil mi? Ve bunun bir 'kabulleniş' olarak algılanması sizi korkutmuyor mu?
 
Korkutmaz mı? Hem de nasıl korkutuyor. Sıradanlaşan sadece büyük kırılmalar olsa bunun bir açıklaması olur. Bunu ben kabul etmiyorum. Kabul edenleri yahut kabul edin diyenleri de kabul etmiyorum. Bakın, çok uzağa gitmeyelim. Geçen sene yaşadıklarımızı bir göz önüne getirelim. İnsan yaşamının hiçe sayıldığı, bütün olanların kadere bağlanıldığı ve yapanın yanına kar kaldığı kaç olay var desem, parmaklarımız yetmez.  
 
Kırılgan 14 öykü; aslında toplumun  yansıması gibi. İş cinayetleri, 12 Eylül'ün izleri, kadın-erkek ilişkileri, yalnızlaşma... Bu hal dışardan bakıldığında umutsuzluk gibi. Siz umutsuz musunuz?
 
Ben umutsuz değilim. “Fukaranın kazanında tavuk kaynıyorsa ya tavuk ya da fukara hastadır,” der atalarımız. Fukaranın hasta tavuğa muhtaç bırakılmasına umutsuzluk demeyelim ama coğrafyamızın tablosu bu. Biraz donuk, biraz iç karatıcı. Fakat yeni kuşak çok akıllı. Üstelik aklını sanata, edebiyata, bilime yönlendirmek istiyor. Bedenini, medeni durumunu, toplum içindeki yerini kendisi belirlemek istiyor. Dayatmaya, töreye, mahalle baskısına hayır diyor. Bizi ayırmayın, bizi ötekileştirmeyin diyor.

Öykülerin bir kısmı da taşrada geçiyor. Taşra deyince akla hep bir karamsarlık, sıkkınlık hali geliyor gibi. Sizce de öyle mi? Ya da şöyle sorarsak 'Taşraya bakmak, insanın kendi içine bakması' mıdır biraz da? 
 
Biz taşrayı büyükşehirlere taşıyalı çok oldu bence. Taşıyıp onu ehlileştirmek istedik. Üstüne başına, şivesine karıştık. Ama taşra geldiği yeri unutmadı. Bağlarını şu ana dek koparmadı. Bu bağlar kopmadığı için ne taşralı ne de şehirli olabildik. Ama geldiğimiz yer ıssız kaldı. Çocukluğumuz, gençliğimiz orada kaldı. Şimdi durum hızla değişiyor. İnsanın içine bakış hali orada da yok oluyor. Bir iki kuşak sonra daha çok özleyeceğiz.
 
Son olarak bu dönem büyük keyifle okuyup önereceğiniz kitap var mı okuyucuya?
 
Elias Canetti’nin Körleşme’sini okuyorum. Benim gibi gecikenler için özellikle, şiddetle öneririm. 

Türker Ayyıldız, Şikeste, YKY, 2015
(Fotoğraf: Uğur Yurdakul)
 
***
Not: Bazı öyküler hiç beklemediğim anlarda karşıma çıkınca daha dikkatli okumaya çabalıyorum; sanki içinde bir yerde bana sesleniyor da o yüzden karşıma çıkmış gibi... Şu sıra üç kitap çıktı karşıma böyle; Raymond Carver'in Fil'i, Sylvia Plath'ın Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı ve Şikeste... 
 
Üç kitap da yalın, sıradan insanın sıradanlaşan hikayelerini anlatan ve nefes aldıran öykülerle dolu. Bunun bir öyküsever için nasıl iyi bir his olduğunu sanırım anlatmama gerek yok. Bu haftanın önerileri de haliyle bu üç kitap oldu.
 
"Kollarını boynuma dolayıp bana sarılıyor ve başını omzuma yaslıyor. Ama mesele şu: Az önce ona söylediklerim, bütün gün ara ara düşündüklerim, şey, bir tür görünmez çizgiyi aşmışım gibi hissediyorum. Hiç gelmek zorunda kalmayacağımı sandığım bir yere gelmişim gibi hissediyorum. Ve buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Garip bir yer. Kısa, zararsız bir rüyanın, sonra da sabah erkenden yapılan uykulu bir konuşmanın beni ölüm ve yok oluş düşüncelerine sürüklediği bir yer.
 
Yaşamın acı yüzüyle bu kadar erken tanışmasaydı, kuşkusuz yine yazar olurdu ama hiçbir zaman okurları tarafından böyle sahiplenilmezdi Raymond Carver. Gençlerin haytalık yapıp havai aşklar kovaladığı yaşlarda o evli ve iki çocuk babasıydı. Hayatı öğrenmenin yolu, bulduğu her işte çalışmaktı. Benzincide çalıştı, hademelik, garsonluk yaptı. Yaşananlar, kâğıda döküldüğünde bazen Çehov tadındaydı, bazen Kafka... İnsanların yaşamlarında barınan, gizlenen öyküleri, yalın, gerçekçi, acıtan şiirsel bir dille yansıttı. Yenilenler içkiye sığınırken, kısa öykü türünü yeniden var eden Carver, her başarısında içti, çok içti, ölümüne içti...
 
Raymond Carver'ın son dönem öykülerini içeren Fil, yazarın en önemli eserlerinden biri olarak görülüyor." Raymond Carver, Fil, Çev: Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları, 2015
 
"Yaşama yönelik hassasiyetlerini yapıtlarına yansıtan Sylvia Plath, kısa ömrüne rağmen edebiyat tarihine geçen yazarlardandı. Hayattayken daha çok şair yanıyla bilinen Plath, ölümünden sonra kişiliğiyle ve özgeçmişiyle neredeyse efsaneleşti. Bunların ötesinde, hem psikiyatrik tedavilerini, çocukluğunda yaşadığı hüsranları, üniversite yıllarını ve şair kocasıyla gelgitli ilişkilerini yansıtan, hem de oldukça zeki bir genç kadının yeteneğinin emareleri olan öyküleri de sadece "Plath'onikler" değil, iyi edebiyat meraklıları için de gizli bir hazinedir.
 
İlk basımı, popüler dergilerde yayımlanmış on üç öykünün derlemesi olarak sunulan Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı, Plath'tan kalan arşivin tekrar elden geçirilmesiyle ortaya çıkan malzemenin ışığında genişletilmiş ve hem yayımlanmış diğer öykülerinin hem de güncesindeki kurgusal notlarıyla öykü taslaklarının eklenmesiyle Sırça Fanus dışındaki tüm düzyazılarını barındıran önemli bir yapıt haline gelmiştir." Sylvia Plath, Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı, Çev: Olcay Boynudelik, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015