Hem ilahiyatçı hem de vücut geliştirici...

Din kültürü ve ahlak dersi hocası, vücut geliştirme antrenörü Meral Türkmen'in hikayesi müthiş...

Pazar, 12 Haziran 2011 - 05:00

Hem ilahiyatçı hem de vücut geliştirici...

RÖPORTAJ: Figen Onur Ertan

İlahiyat fakültesi mezunu, din kültürü ve ahlak öğretmeni olup aynı zamanda Türk Milli Kadın Vücut Geliştirme Takımı’nı çalıştıran antrenör Meral Türkmen ile röportaja gittiğimde inanılmaz bir kadın ve çok güzel bir aşk hikayesi ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Upuzun sarı saçlı biri bana el salladığında “Hadi canım, o değildir” dedim. Bir kere başı açıktı, vücudu çok güzeldi ve öyle her tarafından kaslar fışkırmıyordu. Tam bir İzmir kızı. Çok güzel, sıcak, samimi. Saatlerce konuştuk. O kadar huzur verici, enerji dolu bir insan ki, hikayesinden etkilenmemek mümkün değil. Hem 5 vakit namazında, hem sporcu, hem anne. Kızı bu yıl üniversiteye başlamış, lojistik okuyor. Oğlu uluslararası ilişkiler son sınıf öğrencisi. Meral Türkmen aynı zamanda kişisel gelişim uzmanı, yoga yapıyor, resim yapıp sergi açıyor, amatör olarak Türk Sanat müziği ile uğraşıyor, bir yandan da kitap yazıyor. İşte bu sıradışı kadının hikayesi...

İlahiyat fakültesi macerası nasıl başladı?

Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştım. Babam “Göndermem. Çocuğumu yanımdan ayırmam” dedi, bana çok düşkündü. 3 aylık yaz tatili boyunca küstüm babama, beni göndermedi diye. Buca Eğitim Fakültesi’nin yetenek sınavlarına girdim. Kazandım. Babam oraya gönderecek de vicdanını rahatlatacak. Bu arada liseden bir arkadaşım da benimle güzel sanatların sınavına girdi ve kazandı. Ancak annesi o sıralarda tarikatlara girmişti, kızını göndermedi. Arkadaşımı aldı İlahiyat fakültesine kaydını yaptırdı. Arkadaşım da beni zorluyor, onunla beraber okumam için. Ben de nasıl büyük konuşuyorum; “İlahiyat fakültesinde o mollaların içine gitmek mi; kesinlikle o buruşuk paçalıların arasında okumam” diye. Öyle bir aileyiz ki, hiç alakamız yok öyle şeylerle. Alkol alırlar, sosyal yaşantıları vardır. Ben de o yaşta dedim ki; nasıl intikam alabilirim babamdan? Beni göndermedi istediğim okula, ilahiyata yazılarak! Kaydın son günü 5’e 10 kala Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne gittim bütün evraklarımla, yazıldım. Üzerimde streç pantolon, kısa kollu bluz. Son kayıt bendim.

Babanızın tepkisi ne oldu?

Şok oldu. 2 gün konuşamadı. Sonra bana yalvardı, “Dershaneye git, söz istediğin yere göndereceğim” diye. Ama ben inat ettim ve ilahiyat okumaya başladım. İyi ki de başlamışım. Eşimle tanıştık okulda. O da yurt dışında yaşıyor, ailesi buraya göndermek istemiyor, orada okutmak istiyor. Dedesinin zoruyla İlahiyat fakültesine giriyor. Ana dili Almanca, Türkçe bile bilmiyordu geldiğinde. O yıl tanıştık, 3 ay içinde evlendik. Hemen çocuk yaptık. Oysa “40 yıl kocasız kalsam buradan biriyle evlenmem” diyordum. Ondan sonra hem okudum hem bebek büyüttüm. Zorluklarla okulu bitirdim. Bu bizden kaynaklanmıyordu, ilahiyat fakültesine başı açık olarak gittiğimiz için birtakım şeyler yaşıyorduk. Herkes 50-60 alıp geçerken benim o puanı almak için 100’lük kağıt vermem lazımdı. 

Siz başınızı hiç kapatmadınız mı?

Ne okurken ne sonrasında hiç kapatmadım. O yıl ilk defa düz lise çıkışlıları almışlardı okula, daha önce imam hatip lisesi mezunlarını alırlardı. Biz 12 kız, okula başımız açık gittik.

Sonra öğretmenlik macerası nasıl başladı?

O dönemde Güneydoğu’da aşırı terör vardı, öğretmenlerin doktorların kurşuna dizildiği dönem. Tayinim çıktı, tutturdum gidiyorum diye. Eşim hiçbir kararıma karşı çıkmazdı. Olmazlarını ve olurlarını söylerdi. Ama benim kararıma saygı gösterirdi. İki çocuğumu bırakıp Muş Varto’ya hizmete gittim. 6 ay görev yaptım. Ben mecburi hizmete gidince eşim de başvurdu. Onun da tayini Mardin’e çıktı.

Mecburi hizmete gitmek için düzeninizi bozdunuz yani...

Aynen öyle. O sırada İzmir’de de 3 tane son model aletlerle dolu spor salonumuz var. Almanya’da, İzmir’de evimiz var. Her şeyimiz var. Sürekli geziyoruz, rahatız. Eşimin ihracat ithalat şirketi de var, maddi sıkıntımız yok, refah içindeyiz. Ama “Biz doğuya gidip görevimizi yapacağız” dedik. Eşimin amacı öğretmenlik değildi ama mecburi hizmetimi yaparken o da yapmak istedi.

Çocuklar?

Çocukları annemlere bıraktık. Salonları çalışanlara emanet ettik. Doğudan geldim kızım beni tanımadı, ağladı. Kucağıma alınca “Ben annemi istiyorum seni değil” diyordu. Giderken saçlarım sapsarı ve uzundu, belime kadar. Döndüğümde omzumdaydı. 55 kilo gitmiştim 43 kilo olarak geldim. Aşırı soğuk olduğu için bakım zor oluyor. Bir de bembeyaz bir kadındım. Kar yanığından zenci gibi döndüm. Dağın tepesinde Muş’a 3.5 saat uzaklıktaki bir yerdeydim.

Alışık olduğumuz din hocalarına hiç benzemiyorsunuz. Bunu çok sık dile getiren oldu mu?

Okulda derse girdiğimde hiçbir zaman din, kültür ve ahlak hocası diye karşılanmadım. Her okulda İngilizce öğretmeni sanıyorlardı. Neden edebiyat, matematik veya tarih değil diyordum. Hocam hiç benzemiyorsunuz diyorlardı.

 Din kültürü ve ahlak öğretmenliğine devam ettiniz. Bir yandan da spor salonu işlettiniz. Demediler mi “Ne alaka?

” Çocuklara daha fazla vakit ayırmak için öğretmenlik işini bıraktım 2000 yılında. Şimdi tekrar başladım. İzmir Özel Deniz Koleji’nde görev yapıyorum. 2 yıl oldu.

Body building aşkı nasıl başladı?



Eşim Almanya’da küçük yaşlarda başlamış bu spora. 1985 Berlin Vücut Geliştirme Şampiyonu’ydu zaten. Ben ilkokul dördüncü sınıfta judo ile başladım. Yüzme zaten vardı, Ege çocuğuyuz. Ünivesiteye kadar judo ve tekvando yaptım. Eşimle tanışınca body building ve fitness aşkı başladı. Derken bu işimiz oldu. Hem okuduk, hem aile kurduk, hem spor yaptık. Eşimi kaybedene kadar dolu dolu muhteşem bir hayat yaşadık. Her şeyi beraber yaptık, 20 yıl neredeyse 24 saatimizi beraber geçirdik.

Eşiniz nasıl vefat etti?

Dört yıl önce trafik kazasında kaybettim eşimi. Onu kaybettikten sonra nefes bile alamaz oldum. Antalya’da bir otelin spor salonunu biz kurmuştuk. Otel açılışına giderken TIR’ın altına giriyorlar. O arabada ben de olacaktım ama eşim son anda bana “Gelme” demişti. “Her şey onunla güzeldi” diye düşündüm. Salonu onsuz işletmek istemedim. Mesaisi çok uzun. Sabah 7.30’da gidiyoruz, gece 12’ye kadar. Çocuklarım zaten babalarının kaybından çok sarsıldı. Onların yanında olmak istedim. İlk başta çok duygusal davranmıştım. Salonu 20 yıldır işletiyorduk, beraber ellerimizle kurmuştuk. “Eşim bu salon için vefat etti ben bırakmayacağım” diyordum. Ama tek başıma zor geldi. 

Hayatınızın aşkını kaybettikten sonra nasıl ayakta kaldınız?

Onsuz hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı benim için. İntihara teşebbüs ettim başarısız oldum. Üçüncü teşebbüsümde oğlumun bir lafı beni kendime getirdi. “Annecim senin bu kadar bencil olduğunu düşünemiyorum” dedi bana. Şimdi ben düşünüyorum. Bencillik neresinde bunun? Ben kendi hayatımı sonlandırmayı düşünüyorum. Benim çok sevdiğim insan gitmiş. 18 yaşından beri beraber olduğum, çok sevdiğim, her şeyim dediğim biri gitmiş. Size ne diyorum. Benim bedenim benim tasarrufumda. “Annecim farkında mısın sen eşini kaybetmiş olabilirsin ama biz de babamızı kaybettik” dedi. Bunu söylediğinde 19-20 yaşındaydı. “Baba acısının ardından bir de anne acısı mı yaşatacaksın?” dedi. Yumruk yemiş gibi oldum. O zamana kadar kocam bana hep tanrıça gibi davramıştı. 20 yıl öyle bir hayat sürdüm.

Ben bakkala gidip ekmek almış insan değildim. Para hesabı yapan biri değildim. Şuraya gitmek istiyorum derdim ve gidilirdi, şunu yapmak istiyorum derdim hemen yapılırdı. Öyle olunca onun ardından kendimi yarım hissettim, eksik hissettim. Çocukken ve gençliğimde ya babam ya da şoförümüz bırakırdı okula, sağa sola. Sonra kocam. Arabamı bir gün bile ben kullanmamıştım. O öldükten sonra hayatımda ilk defa otobüse bindim ve tabii ki yanlış yere gittim. Yani kocam ölünce sudan çıkmış balığa döndüm. Oğlumun o lafı üzerine kendi kendime dedim ki; Tanrı seni öldürmek isteseydi bunu yapardı. Seni öldürmediğine göre senden beklediği bir şeyler var... 

O gün neden sizin gelmenizi istememişti?

3 gün sonra evlilik yıldönümümüzdü. Ben sürprizleri çok seviyorum diye, sürpriz olarak Antalya’da açılışına gittiği otelin kral dairesini ayırtmış. Giderken yanındaki öğrenciler kulağıma gizlice sürprizi söylediler. Sürprizi bozmamak için, gelme deyince tamam dedim. Gitseydim ben de onunla ölecektim belki de. Ben olsaydım şoför istemezdi, onun oturduğu koltukta ben olacaktım. Demek hayat benden bir şey bekliyor. 

Eşinizi kaybettikten sonra yeni bir Meral oldunuz...

İlk beş ay hiç kendimde değildim. Ama oğlumla bu konuşmayı yaptıktan sonra “Meral toparlan” dedim. Saçlarımı ve makyajımı yaptım. Matemdeyim ama artık hayata tutunmam gerek. Kimsenin canı benden fazla yanıyor değil. Oğlum soyunma odasında duymuş, müşteriler “Ya şuna bak ne çabuk unuttu büyük aşkım diyordu süslenip püslenip geldi, daha beş ay oldu yakışıyor mu?” demiş. O dönemde ailem çok destek oldu. Ama kendime gelmem dört yılımı aldı. Eşimden bir yıl sonra babamı kanserden kaybettim. O gencecik, 44 yaşında öldü diye diye üzüntüsünden kanser oldu babam. Psikoloji çok önemli. Hayata hep gülen tarafından bakmaya çalışıyorum artık. Bu benim hayat felsefem. Art niyetli olmadığınız sürece... Çocuklarım da öyle.

Spor ve öğretmenlik dışında neler yapıyorsunuz?

Kişisel gelişim eğitimi aldım. Yoga eğitmenliği, reiki master’ı yapıyorum. Türk Sanat Müziği Korosu’ndayım. Yaptığım işi zevk alarak yaparım. Makam, koltuk, mevkii kaygım hiç yok. Bir de kitap çalışmam var.

Nasıl bir kitap?



Kuran-ı Kerim’in kullanılmasıyla ilgili. Mesela Kuran’da 6 bin 666 ayet ve 114 sure var ama sanki bunca ayet ve sure içinde sadece başörtüsüyle ilgileniyor gibi kullanılıyor. Kitabı yazmaya daha önce başlamıştım. Eşimin vefatından sonra hayata adapte sürecinde ara vermiştim. Şimdi onun üzerinde düzeltmeler yapıyorum. Kuran’ı doğru anlama üzerine. Tanrı insanı olarak nasıl yaşayabiliriz; bunu ifade ediyorum. İddialı bir kitap olacağını düşünüyorum. Her şeyi biz anlamak istediğimiz gibi anlıyoruz. Olduğu gibi değil. Bu konuda gerçekten çok büyük bir taşın altına elimi soktuğumu düşünüyorum. Senelerce hepimize anlatılan pek çok şey var. Doğru bilinen yanlışlar var. Bunun vebalini nasıl ödeyecekler bilmiyorum. Çorbada tuzumuz bulunsun diye kitabı yazmayı düşündüm.

Mesela?

Mesela İslam’ın emirlerinden sadaka verme. Sadakayı tanımlarken ne diyoruz: Zenginin malının kırkta birini fakirlere vermesidir. E tamam bunu veriyor kurtuluyor. Olur mu? Sadaka bununla sınırlı değil ki? Tanrı sana bir akıl ve yaşam standardı vermiş. İlla sadaka vermek için zengin olmayı beklemem gerekmiyor, bilginin sadakasını vereceğim. Dinimiz öyle muazzam bir din ki hep bana bana demeyen bir din. Tanrı “Ol de kulum olsun, iste vereyim” diyor. Biz neden arabesk olmayı seçiyoruz anlamış değilim. 

Bazıları din adına insanları kullanıyor yani?

Boş ve dolu bardak meselesi. Bizi bu şekilde kullanıyorlar din adına. İnsanlar tarih süresince en çok Tanrı adıyla yargılanmış ve kullanılmış. Çünkü dokunamıyoruz, göremiyoruz. Neyle kandıracak seni? Şeytan bile Adem’i kandırmadı mı? “Tanrının adını koyuyorum ki bu meyveden yemeniz gerekiyor” dediği için Adem ile Havva o yasak meyvadan yedi. Bunu kullanarak hep insanları kandırıyorlar. O yüzden de iyi ki ilahiyat okumuşum diyorum. Nelerin doğru, nelerin anlatılan gibi olmadığını görüyorum. En az 30 yıldır Kuran benim başucumdadır. Hala okuduğumda yeni bir şey fark ediyorum ve “Tanrım ben bunu neden daha önce görememişim” diyorum. Bu kadar muazzam bir kitap ama nedense biz hikayelerle avunmayı seçiyoruz. Kitabımda bunlardan bol bol bahsedeceğim.

Ressamlığı da var...

İki kere kişisel sergi açtım. İş Sanat ve Akbank Sanat Galerisi’nde. Oralarda sergi açmak bayağı meseledir. Kız lisesi resim bölümü mezunuyum, başka resim dersi almadım...

Beden sporu ile dini bağdaştıramıyorlar...

 Din hocasının bu sporu yapması ve eğitim vermesi nasıl karşılanıyor?

Öğrenince çok şaşırıyorlar. Ben de onların şaşkınlığına şaşırıyorum. Aradaki bağlantıyı ilk anda kuramıyorlar. Bütün dinler insanların ruh ve beden sağlığını öngörür. Vücut geliştirmede irade çok önemlidir. Biz vücut geliştirmede bir yandan ruhumuzu, bir yandan bedenimizi eğitmeye çalışıyoruz. İkisi birbirinden farklı değil. 

Yarışmalara hazırlık nasıl oluyor?

Ne kadar süre kampa giriliyor, neler yapılıyor? Bizim sporumuz bireysel bir spor olduğu için bütün sporcularımız öncesinde kendi bireysel çabalarıyla hazırlanıyorlar yarışmalara. Türkiye’nin her yerinden katılımcılarımız var. Yarışmadan bir hafta önce ve onun öncesinde de 1 ay kampa giriyorlar. Onlar bir şeyleri yapmış olarak geliyor. Biz son rötuşları yapıyoruz. Ama bunun dışında federasyonun sürekli açtığı tekamül kursları var. Hakem, antrenör, sporcu şeklinde. Bunlar sürekli aktif halde çalışılıyor ve sporcularımız bu konuda bilgilendiriliyor. Düzenli beslenmelerine dikkat ediyoruz. Neyi nerede yapacağını anlatıyoruz. Bu yarışmalar için çok ciddi çalışmalar, çok ciddi diyetler yapılıyor. 

Nasıl bir diyet?

Yenilmesi ve uzak durulması gereken yiyecekler. Yarışmaya çıkmadan önce kişinin gerçekten nefsiyle ve kendi kendisiyle mücadelesi bu. Biz ona ölüm diyeti diyoruz. Çok zor ve herkesin yapabileceği bir şey değil. Azim ve irade gerektiriyor. Bizim sporcularımızı bu konuda alkışlıyorum. Bazıları “Ay bu vücut çok kötü” diyor kasları görünce. Ama ben orada sanat eseri görüyorum. İnsan bedeni olarak bakmıyoruz artık, çok zorlu bir çalışma, bir sanat eseri olarak bakıyoruz.

( 05.06.2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.)

3