Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Hepimiz bir şey olmayalım artık

Pazar, 23 Mayıs 2010 - 05:00

Bazı tabirler, spesifik bir durum için kullanıldığında anlamlıdır, kıymetlidir. Ermeni gazeteci-yazar Hrant Dink’in öldürülmesine bir tepki olarak doğan ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganı, o duruma özeldir. O dönemin refleksidir. Aynı tabir, farklı meseleler için, her platformda kullanılırsa anlamını yitirir. İçi boşalır. Geriye, plastik bir tat bırakır.

Geçenlerde Afyon’da düzenlenen Seyyid Cemal Sultan’ı anma törenlerine katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ‘Bu topraklarda hepimiz biraz Kürdüz ve Türküz’ ve ‘Hepimiz Aleviyiz ve Sünniyiz’ ifadeleri mutlaka iyi niyetlidir, kaynaştırma amaçlıdır ama her meseleye aynı tabirle yaklaşmak ne kadar doğrudur? Ne kadar anlamlıdır?

Kaldı ki, birbirimizi anlamamız, birlikte yaşamayı öğrenmemiz için hepimizin biraz Kürt biraz Türk olması ya da hem Alevi hem Sünni olması gerekmemelidir. Bazıları için ‘Hepimiz Türküz’ ne kadar dışlayıcı bir ifadeyse, bazıları için de ‘Hepimiz biraz Kürdüz, biraz Türküz’ ifadesi o kadar dışlayıcı olabilir. Hepimiz bu ülkede yaşamayı istiyor, bu ülkeyi kendimize göre seviyorsak eğer, ‘aynı’ olmak zorunda kalmadan da birbirimize saygı duymayı ve farklılıklarımızla birlikte yaşamayı öğrenmemizin zamanı gelmemiş midir?

Böyle bir tarih de var

19. yüzyılın ortalarında nüfusu 8 milyonu aşan İrlanda’da, özellikle yoksulların temel besini olan patatese bir hastalık bulaşır. 1845 sonbaharında patatesin tüketilemez durumda hasat edilmesi, İrlandalılar’ın ‘Büyük Kıtlık’ olarak andığı dönemin başlangıcıdır.

Yoksul ve kalabalık aileleri kısa sürede açlıkla yüz yüze getiren patates kıtlığı, tüm çabalara rağmen önlenemez ve dört yıl boyunca sürer. Yetersiz beslenme ve bakımsızlıkla boğuşan halk tifo ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklara yakalanır ve bir milyon kişi ölür. Çoğu İngiliz olan toprak sahiplerine borçlarını ödeyemedikleri için evlerinden çıkmak zorunda kalan bir milyon kişi de ceplerindeki son parayla ABD’ye, Kanada’ya ve Avustralya’ya göç etmek zorunda kalır. Kimi kaynaklar, İrlanda’nın yaşadığı bu Büyük Kıtlık döneminde İngiltere’den yeteri kadar destek göremediğini, İrlanda bağımsızlık mücadelesinin asıl başlangıcının bu tarih olduğunu yazar. Kıtlığın en yoğun hissedildiği ‘Kara 1847’ olarak anılan yıl, Osmanlı padişahı Abdülmecit, İrlanda’ya 1000 poundluk para yardımında bulunur.

Bugün, ‘Büyük Kıtlık’ı anan İrlandalılar, kendilerine denizler ötesinden uzanan bu yardımı da anıyor, ‘Türk halkının İrlanda halkına yaptığı alicenaplığın hatırasına’ asılan şükran plaketinin önünde bir tören düzenliyorlar.

Tarih, bizim sandığımız gibi sadece savaşlardan, fetihlerden, cephelerden, düşmanlıklardan oluşmuyor. Kimi zaman da insanlığın ortak acılarından, dostluklar, yardımlar üzerinden şekilleniyor. İş ki bakmasını bilelim, farklı bir tarih anlayışı her zaman mümkün.

Evlilik teklifi beklerken

Bir tek bizim medyada bu konu böyle işlenir sanırdım, meğer yabancı medya da ‘evlilik teklifi bekleyen kadınlar’ı listelemeye meraklıymış. Fransız VDS dergisi, sevgililerinden evlilik teklifi bekleyen ünlü yıldızları sayfalarına taşıyıp mesaj vermiş. Milyonlarca erkek peşlerinden koşsa da, bu kadınlar sadece bir kişiden gelecek evlenme teklifini bekliyormuş, hem de yıllardır. Sienna Miller, bir küsüp bir ayrıldığı sevgilisi Jude Law’dan; yedi yıllık birlikteliğin ardından artık ‘kız arkadaş’ statüsünden kurtulmak isteyen Kate Middleton, Prens William’dan; sevgilisi için kariyerini ikinci plana attığı söylenen Jessica Biel, Justin Timberlake’ten; ünlü Fransız yıldız Sophie Marceau ise yıllardır birlikte olduğu Christopher Lambert’ten evlilik teklifi beklemekteymiş.

Hadi bu kadınlar ‘birey’ olarak böyle bir teklif bekliyor. Ya bizim kızlar! Ana babaları, akrabaları, mahallelileri, arkadaşları hep beraber teklif bekliyorlar. ‘Niyeti ciddi miymiş?’, ‘Gönül mü eğlendiriyor yoksa?’, ‘Ayıp oluyor ele güne karşı, bunun adını koyun artık’ baskıları içinde gerim gerim geriliyorlar. Sonra bu gerginliği ister istemez erkek arkadaşlarına yansıtıyor, üstüne bir de onlardan gelen ‘Acelen ne?’, ‘Aklın fikrin evlilikte’ serzenişlerine maruz kalıyorlar. Hatta kimi zaman sırf bu bahaneyle terk ediliyorlar.

Ha bir de koskoca bir evlilik sektörü var, genç kızların üstüne üstüne gelen. İlle de tek taşlı, romantik ambiyanslı evlilik teklifleri beklentisi yaratan. Öte yanda ‘eğlenilecek kadın’, ‘evlenilecek kadın’ tabirleri var üstlerine yapıştırılmayı bekleyen, ilişkileri kısıtlayan...

Bir türlü evlenme teklifi alamadığı için kendini ‘seçilmeyenler’ sınıfına ait hissedip, sırf bu hayali sınıftan çıkmak uğruna istemediği kişilerle evlilik yapan genç kızlar var.

O yüzden bırakalım böyle listeler yapmayı da, genç kızları üzerlerindeki bu baskıdan nasıl kurtarabiliriz ona bakalım. Evliliği mutlak ve tek seçenekmiş gibi sunmaktan vazgeçelim...

Ayfer Kalsın’ın masal resimleri

Ressam ve seramik sanatçısı Ayfer Kalsın’ı bundan birkaç yıl önce keşfettim. Bir toplantı için gittiğim bir firmanın koridorlarında yürürken, duvarlarda asılı tablolar dikkatimi çekti. Şekerleme renkleriyle bezeli bu tabloların insanı gülümseten bir tarafı vardı. Fosforlu pembeler, çılgın yeşiller, elma şekeri kırmızılarda çocuksu bir enerji saklı gibiydi.

Bu tabloların yaratıcısını hep kırmızı saçlı ve rengarenk, çılgın giyimli, yerinde duramayan bir kadın olarak hayal ettiğimden, geçtiğimiz hafta tanışma imkanı bulduğum Ayfer Kalsın sadeliğiyle ve sakinliğiyle beni epeyce şaşırttı diyebilirim.

Kalsın’ın geçtiğimiz günlerde Fransız sanatçı Cezara Kolesnik ile Arnavutköy Art Gallery’de ortaklaşa açtığı sergideki eserlerine de, yine çocukluk anılarına dönüş ve masalsı öğeler hakim. Sanatçının, aile kitaplığında eline geçen bir kitabın satır aralarında dolaşırken bulduğu motiflerin ve baharat renklerinin peşine düştüğünü, Doğu masallarını anımsatan bu eserleri oradan aldığı ilhamla yarattığını okuduğumda, sergiyi bir defa da bunları düşünerek gezdim. Bugün hem sahilde keyifli bir gün geçirmek hem de güzel bir sergi gezmek isterseniz, Arnavutköy’e mutlaka gidin.

HAFTANIN NOTLARI

- 2002 yılında Şişli’deki Günay Restaurant’ın önünde ayağından vurulan Derya Tuna’nın, Sarıyer’deki evinden çıkmadığı gerekçesiyle kiracısını ‘Seni vurdurturum’ diyerek tehdit ettiği öne sürülmüş. Tehditle birlikte kendisine küfür de edildiğini söyleyen kiracı, karakola başvurarak İbrahim Tatlıses’in eski hayat arkadaşı Derya Tuna’dan şikayetçi olmuş. (Buna şiddeti yeniden üretmek diyeceksek eğer, evet, kadınlar şiddeti yeniden üretiyorlar. Gerek dizilerdeki hanımağa modelleri, gerekse gerçek hayattaki ‘erkek gibi kadın’lar olsun, kadınlar da erkekler kadar şiddet yanlısı olabiliyor, etraflarına korku saçabiliyorlar. Bazı eşitsizlikler devam ediyorsa eğer, bunda en az erkekler kadar kadınların da payı var.)

- İzmir’de anayasa değişiklik paketini yargıya götüren CHP’ye yüklenen Başbakan Erdoğan, Deniz Baykal’ın kaset skandalına gönderme yaparak: ‘Zaten Sayın Genel Başkanın parlamentoya da gelip gittiği yok. Biz orada Anayasa ile uğraşırken o başka yerlerdeydi’ demiş. (Bu kadar olayın üstüne, böyle bir çıkış yapmak ‘Düşene bir tekme de sen at’ misalini de geçmiş, çirkin bir tavır olmuş. Ortada Baykal’a karşı işlenmiş bir suç varken, hükümet olarak bu suçun peşine düşüleceği söylenmişken, suç üzerinden siyasi malzeme yaratmak hiç şık olmamış.)

2