Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Her annelik istenir mi?

Pazar, 09 Mayıs 2010 - 05:00

Gel de yazma, gel de değinme, bütün anneler
kırılır. Bugün Anneler Günü ya. Ben aslında
‘Soraya’yı Taşlamak’ filmini özellikle bugün
yazdım. Anneliğin ne olduğunu, ne büyük acılara,
ne büyük özverilere mal olduğunu vurgulamak için.
Yüceltilen bu görevin bir kadına kimi zaman nasıl
ağır gelebildiğini hatırlamak için. Siirt’te olan
bitenlerden sonra orada yapılan bir araştırma çocuk
annelerin çokluğunu ortaya koymuş: 10-12 yaşındaki
çocukluğunu yaşamadan kadın olmuş kızların
bir de üstüne doğum yaptıklarını! Bütün
annelikler mutlu mu eder kadını? Doğanın verdiği
hormonlar ve güçle EVET. İstemeden de olsa
doğurduğu bebeğini kucağına aldığında sever onu,
istemeden de sever. Her bebek masum doğar.
Onu yetiştirenler, annesi, ailesi, okulu, arkadaşları,
etrafı yönlendirir, toplumu oluşturan iyi insanlar gibi
kötü insanlar da, başarılılar gibi başarısızlar da,
kahramanlar gibi seri katiller de böyle meydana
gelir. Hepsi bir zamanlar ana kuzusuydu, ana
kucağında süt emmişti. Ve anaları onları için için,
kahraman da olsalar katil de, sevmeye devam
eder
. Tıpkı kendisini taşlayan oğluna sevgi
dolu bakan Soraya
gibi. Anneliğin en büyük
görevi, çocuklarını düzgün yetiştirmek. Sevmek ne
yazık ki yetmiyor. Ama çocukların en büyük
görevi annelerini sevmek.
Gerisi zaten gelir!

Hepimiz, bir gün taşlanıyoruz!

“Soraya’yı taşlamak”, İran usülü bir
“kasabanın sırrı” hikâyesi. Nedense bana
Pervari’de yaşananları anımsatıyor! Humeyni’nin
İran’a dönüşü ve molla rejiminin başlamasından
sonra kasabada yaşananlar, sözde özgürlükçü
“İslam Devrimi”nin nelere izin verdiğini
göstermesi açısından da ilginç. Soraya, bağnaz
bir köyde yaşayan 4 çocuklu bir genç kadın.
Nereden bulduğu belli olmayan parasını şehirdeki
kadınlarla yiyen, üstü açık arabasıyla gezip tozan
kocası Ali, Soraya’ya her türlü eziyeti yapıyor.
En kötüsü de artık ondan sıkıldığı ve 14’lük
bir kızla evlenmek istediği
için düzenlediği
komplo. Soraya, çocukları aç kalır korkusuyla
boşanmaya yanaşmadığı için Ali, Molla ile
muhtarı tehdit ve şantajla kandırıyor. Kocasını
aldattığı iddia edilen Soraya şeriata göre
taşlanarak ölüme mahkum ediliyor! Ölüm
cezasına karşı olmamın nedenlerinden biri de
etrafındaki o ritüeldir! Burada da var. Soraya’yı
ölüme törenle hazırlıyorlar. Toprak bir çukur
kazılıyor. Kadın, elleri arkadan bağlanarak
çukurun içine beline kadar gömülüyor. İlk vuruşta
öldürmeyecek ama yaralayacak kadar taş
toplanıyor! İlk taşı baba, sonra koca, ardından
erkek çocukları atıyor! Bir kadına en büyük acı,
oğlunun onu taşlaması değil midir? Aldatma
dedikodusunun iftira olduğunu bütün köy biliyor
ama suça hepsi ortak oluyor. Kimi korkudan,
kimi aşağılık olduğundan! Kadını saatlerce
taşlayarak öldürüyorlar. Bu sahnelerin seyredilebilir
olmadığını söylemeliyim... Recm edilen bir
kadının gömülmesine de izin yoktur. Köyün
kadınları gecenin bir vakti, cansız bedeni suyun
kenarına bırakıyor. Köpeklerden arta kalan
kemikleri halası sabaha karşı toplayıp nehir
suyunda yıkayıp saklayacaktır. Bu utanç, bu ayıp,
köye arabası bozulmuş bir gazetecinin uğramasıyla
saklı kalmaktan çıkar. Erkeklerin bütün
engellemesine karşın birisi konuşur
. Çünkü
burada olup biteni bütün dünyanın bilmesi
gerekmektedir! Biz kadınlar, burada, orada,
kasabada, şehirde, dağda, mecliste, bir biçimde
hep taşa tutuluyoruz! Haklı da olsak, güçlü
de, masum ve temiz, sağlam ve dürüst,
erkeklerin kuralları koyduğu ve egemen olduğu
bu dünyada, bir biçimde taşlanıyoruz. Kimi
kasabanın sırrı olarak kalıyor, kimi su yüzüne
çıkıyor. “Soraya’yı taşlamak”, İran asıllı bir
Fransız gazetecinin gerçek bir öyküden yola
çıkarak yazdığı bir romanın filme alınmış hikâyesi.
Hepimizin hikayesi... İslamı kötülemek
için yapılmış
suçlamasına muhatap
olmazsa pek yakında sinemalarda.