‘Her şehrin kendine ait mutsuzları vardır’



 Bora Abdo, öykülerden oluşan ‘Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü’ ile başlayan ‘Beni Unutma Dörtlemesi’ne ‘Balık Boğulması’ romanıyla devam ediyor. Yazar ile öyküden romana geçişin nedenlerini ve kitabın detaylarını konuştuk
 

‘Her şehrin kendine ait mutsuzları vardır’
 İrfan ÖNER
 
Öncelikle çok merak edilen bir soruyla başlayalım: “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ilk kitabı “Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü” öykü, ikinci kitabı “Balık Boğulması” ise roman. Bu çok rastlanan bir geçiş değil. Neden böyle kurguladınız seriyi? Ve üçüncü kitap öykü mü, roman mı olacak?
 
Yazmaya öyküyle başladım. İlk öykü kitabımı çıkarırken de zihnimde yazdığım karakterler ve olaylar maceralarını sürdürdüler. Notlarını aldığım ayrıntılar daha geniş ve kapsamlı bir alana sürükledi beni. Kurduğum yapının temeli, ilk taşı sağlam olursa üzerine de zorlanmadan daha fazla kurgusal öğe eklenebileceğini düşünüp, öyle tasarladım. İlk kapılar ve pencereler bu anlamda doğru yerde olmalıydı. Doğru zamanlara açılıp doğru geçmişleri saklayabilmeliydi. Şimdilik serinin öbür metinlerini yazarken bir sorunla karşılaşmadım. Üçüncü kitap ise yine bir roman olacak. Bu iki metinin karakterlerinin dışında, yine dili ve yazıyı arayarak ve bir ada izleğini mümkün olduğunca hissettirerek.
 
“Balık Boğulması”nda belirtilmeyen bir tarihte Bilecik’te gerçekleşen olaylar bana biraz günümüz insanlığının da karşılaştığı yalnızlığı çağrıştırdı. Sanki Behice ve Müşfik şimdi, İstanbul’da yaşıyor diye düşündürttü.
 
Aslında evet, “Balık Boğulması” ikame bir karakter üzerinden ilerleyip yine ikame bir şehirde geçmektedir. Müşfik, ondan önce doğup o doğmadan ölen ağabeyinin hayatını nasıl yaşayamadıysa, şehir olarak da Bilecik, İstanbul’u yaşayamadan ama sürekli anımsatarak var oldu romanda. Behice, Müşfik sanki Bilecik’te değil de İstanbul, hatta Büyükada sokaklarında dolaştılar sürekli. Her şehrin kendine ait mutsuzları vardır. Romanı yazarken Bilecik’e gitmedim, yazdıktan sonra da gitmeyeceğim diye karar aldım. Ben, İstanbul’da yaşamış biri olarak romanı ve şehri kurguladığımda ne yaparsam yapayım yine İstanbul’u yazacağımı biliyordum. Ve bu böyle olsun istedim. Roman için Bilecik, ikame bir şehirdi çünkü.

Roman boyunca süregiden bir gerilim var ve romanın sonunda da bazı sorular yanıtlarını bulamadı. İyi edebiyatın soruların üstünde yükseldiğini bilirim ancak yine de sormadan edemeyeceğim, sahiden Behice’yi kim öldürdü? Yoksa serinin diğer eserlerinde mi açıklanacak?
 
Romanı ilk yazmaya başladığım zamanlarda Behice’nin öldürülme anını da tasarlamıştım zihnimde. Bunu gerçekleştiren karakter de belliydi. Fakat sonra bunu romandaki her karakterin yapabileceği duygusu dehşete düşürdü beni. Her ne kadar geçmiş yıllarda geçen bir roman yazsanız da şimdiden kopulamıyor. Ülkemizde gençlerimiz de sokak ortasında öldürülüyor ve bunun için kimseler artık kılını kıpırdatmıyor. En çok son yıllardaki bu hissizliğimizi düşündüm Behice karakteri üzerinden. Ve öyle yazdım. Okuyucu Behice’yi kimin öldürdüğünü romanın içinde bulabilir aslında. Ama ben yine de üçüncü romanda kısacık da olsa geçeceğim bu konunun üzerinden.
 
“Balık Boğulması”nda elleri olmayan ve cinayeti soruşturan bir polis memuru var. En çok günümüzde ilişkilendirdiğim karakterlerden biri bu oldu. Cinayeti çözmek için küçücük bir istek bile yok içinde.  Bunu romanda kendi belirtiyor. Bu anlamda bir polisiye romandan ayrılıyor Balık Boğulması. Artık gerçekten umursamıyor muyuz ölümleri?
 
Evet, ölümleri umursamadığımız gibi öldürenlerden de hesabını soramıyoruz. Polis memurunun elleri yok, belirttiğiniz gibi Behice’nin katilini bulmak gibi bir isteği de yok çünkü. Bu durum onun aklını başından alıyor. Günümüzle bir bağ kurduğumuzda bu sahipsiz ölümleri merkeze alabiliriz. Gençlerimiz, kadınlarımız sokak ortasında öldürülüyor, ne hesabını sorabiliyoruz ne de bunun önüne geçebiliyoruz. Bu anlamda yaşadığımız süreç tam bir çirkinlik çağı.
 
Bildiğim kadarıyla Büyükadalısınız, Bilecik’i neden romanın geçtiği şehir olarak değerlendirdiniz?
 
Bunun birçok sebebi var. Osmanlı’nın ilk başkenti olduğu için, denizi olmadığı için, orada yaşayan insanların da ifade ettiği gibi varla yok arasında bir şehir olduğu için. Dağların arasında kalmış küçük, kimsenin pek uğramadığı serçe bir şehir olduğu için. Yine de bütün bunlara rağmen birçok sürgünü yaşatmaya çalıştığı için.
 
Peki, “Balık Boğulması” serinin ikinci kitabı, ilkinden bağımsız okunabilir mi?
 
Elbette, bu romanı yazarken bunu da gözettim açıkçası. “Bizi Çağanoz Diye Biri öldürdü” adlı öykü kitabımdaki karakterler ve olaylarla aralarında bir zincir çok fazla oluşmasa da her ikisi arasında dörtlemenin tematik bütünlüğünü de korumaya çalıştım. Serinin ilk kitabı okunmasa da “Balık Boğulması”nın farkı bir bütünlüğü var, tek başına da elbette okunabilir, ama ilki de okunursa daha iyi olur diye düşünüyorum.
 
Önemli ödüllerin sahibi

Bora Abdo, 1977 yılında İstanbul’da doğdu. Notos, kitaplık, Sözcükler, Sarnıç, Dünyanın Öyküsü ve İzafi dergilerinde öyküleri yayımlandı.2012 yılında “Karakış Üçlemesi”nin ilki olan “Öteki Kışın Kitabı” yayımlandı. Bu kitapla 2013 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Üçlemenin ikincisi, “Gerçek Adı Süreyya” oldu. 2014 yılında yayımlanan “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ilk kitabı “Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü” adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldü. 2016 yılında yayımlanan “Seni Seviyorum. Çok”, “Pergel İkilemesi”nin ilk kitabıdır. “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ikinci kitabı olan “Balık Boğulması” yazarın ilk romanı.

Balık Boğulması
Bora Abdo
Doğan Kitap
192 sayfa