‘Hızlandırılmış bir şuanın içinde yaşıyoruz’

Hakan Bıçakcı’nın yeni romanı ‘Uyku Sersemi’ giderek görünüşünü ve anlamını yitiren Beyoğlu’nda geçiyor. Romanın Kahraman adlı kahramanı, bu değişimin olası yönleri konusunda rehberlik ediyor okura. Bıçakcı ile Beyoğlu’nu ve Kahraman’ın hallerini konuştuk

‘Hızlandırılmış bir şuanın içinde yaşıyoruz’
Adalet ÇAVDAR/ adaletcavdar@gmail.com
 
Sen de Beyoğlu’nda yaşıyorsun. “Uyku Sersemi” genel olarak Beyoğlu’nda geçiyor ve buranın dönüşümünü anlatıyorsun. Ne gördün bu dönüşümde?
Romanın merkezinde bu dönüşüm var. Sadece İstanbul’u ve Beyoğlu’nu bağlamıyor tabii bu tema. Kentsel dönüşüm, kapanan, yıkılan yerler, bağımsız mekânların yok olması tüm dünyanın derdi. Konuya evrensel yaklaşmak istesem de anlatının havada kalmaması için İstanbul'da ve ağırlıklı olarak Beyoğlu'nda geçmesine karar verdim. Sadece mekân isimlerine yer vermedim. Önemli olan neresi olduğu değil, ne olduğuydu çünkü.
 
İstanbul için bir rehber yazmaya çalışan Kahraman adında bir karakterin var ama yazacağı rehber yavaş yavaş elinden gidiyor, yapmak istediği şey tamamen tersine dönüyor ve kendisi de bir şekilde değişiyor. Buradaki dönüşümün insani olarak nasıl bir değişim getirdiğini gözlemliyorsun?
 
İnsanın, klişe tabirle, kendine yabancılaşması bu. Sıfır mazi siyasetiyle yönetilen, geçmişi hiçbir zaman kaydedilmeyen, belleksiz bir toplum ve bu toplumun belleksizleşen bir bireyi var karşımızda. Köşeyi döndüğünde dün gördüğünü görememenin iki yönü var. Mesele sadece o dükkânın, mekânın orada olmaması değil, aslında kendinle kurduğun, zaman kavramıyla kurduğun ilişkinin de zedelenmesi söz konusu. Çünkü dün, bugün, yarın yok artık. Sadece hızlandırılmış bir şu anın içinde yaşıyoruz. Dün ne vardı hatırlamıyoruz, yarın ne olacak bilemiyoruz. Hep bitimsiz bir bugünün içindeyiz. Bu insanı robotlaştıran, mekanikleştiren, belleksizleştiren bir hal. Ve belleksiz insan apolitikleşiyor. Sorgulamıyor hiçbir şeyi ve kendisine dayatılan gerçeğin yerini almaya başlıyor. Kentsel dönüşümle kısıtlı değil bu konu. Medyanın ve genel olarak popüler kültürün de rolü var. İnsanlara protez hafızalar takılıyor. Geçmişte şu olmuştu, bu olmuştu, şunlar yaşanmıştı deniyor, aslında olmayan kurmaca bir geçmiş üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.
 
Kahraman da kendine yabancılaşıyor bu dönüşüm içerisinde.
 
Şehrin değişen yüzüyle birlikte karakter de değişiyor. Bu değişime çok da duyarlı değil aslında karakter. İlk başta sadece işini yapmaya çalışıyor ama farkında olmadan yavaş yavaş onu da değiştiriyor bu süreç. Sürekli inşaat sesleri arasında olmak psikolojisini bozuyor. Dipten gelen o uğultular içinde alttan altta bir delirme de hikâyesi var. Sürekli güncellenen, yenilenen, dönüşen bir ortamda ister istemez biz de değişiyoruz. Savruluyoruz.
 
Senin hayatında buna benzer bir değişim hikâyesi var mı? Bu genel bir gözlem mi?
 
Bu kişisel bir hikâye değil aslında, genel bir gözlem. Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz bir durum. Tabii bir sosyolojik inceleme kitabı olmayacağı için bir karakter var. Karakter beni değil, bu durumu temsil ediyor. Bu karakter üzerinden, yaptığı iş ve yaşadıkları üzerinden bütün bu kentsel dönüşüm sürecini anlatmaya çalıştım. Sorunun kendisinden yola çıkıp ona uygun bir karakter kurguladım.
 
Kahraman’ın rüyaları ve rüya ve gerçeklik arasında bağlantıları kaçırmaya başlıyor bir yerden sonra.
 
Bu da romanın ikinci boyutu. Rüyalarla yoğunlaşan ilişki, gerçeklikten kopmanın bir başka biçimi. Şehir dönüşerek gerçeklikten koparken karakter de rüyalarla ve uykusuzlukla baş etmeye çalışıyor. Bu süreçte zihinsel olarak gerçekle teması zedelenmeye başlıyor. Bu aslında kitaba ismini veren boyut. Bu bölümlerin de önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü diğer türlü öykü kentsel dönüşüm eleştirisine indirgenmiş olurdu. Bu çok önemli bir sorun ama derdim bunu bir tez havasında anlatmak değildi. Dolayısıyla o rüyalar, savrulmalar dönüşümle dirsek temasında ama doğrudan bağlantılı değil.
 
Finalde devam etmek için çok küçük bir adım atıyor.
 
Karakterin biraz çelişkili olmasına gayret ettim. Durumu romantize edip konuya tamamen depresif yaklaşarak elleri cebinde uzaklara bakan bir ruh halinde olsun istemedim. En umutsuz anda bile bir şeyler yapmaya çalışıyor. Gayretli ama elinden bir şey gelmiyor.
 
Sakin bir kitap. Bir yanı da şehrin mevcut halinin vazettiği kadın-erkek ilişkileri...
 
Böyle bir boyut da var. İnsanın kendisiyle ilişkisi parçalanınca ister istemez başkalarıyla ilişkileri de bundan etkileniyor. Bunlar bağlantılı süreçler. Şehir ve medeniyet bize güvenlik sunduğunu iddia ederken bir yandan da bambaşka bir güvensizlik veriyor. Kendimizle, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler güvensiz. Pasifize oluyoruz, geçmişten ve gerçeklikten kopuyoruz. Aslında bize güvenlik ve medeniyet sunan şehir bir yandan da bizi zombiye çeviriyor.
 
Peki, bu kadar gürültünün ve kalabalığın arasında şehrin merkezi olarak görülen yerlerden birinde yaşarken kendi akıl sağlığını nasıl koruyorsun?
 
Muhtemelen kafamdaki işlere odaklandığımdan, yapmak istediğim şeylerle uğraştığımdan daha az etkileniyorum. Ama tabii ki etkilenmediğimi söyleyemem. Bu uğultular hepimizi içten içe kemiriyor. İnşaat uğultusunu bir süre sonra duymamaya başlarız, biz bir noktadan sonra uyuşup onu duymadığımızı sanarız ama beyin takip eder. Aslında kişisel olarak çıkışsızım bu konuda. Uzaklara gitmek gibi bir düşüncem yok. Burada kalmak ve yaşamak istiyorum. Küçük, sessiz, herkesin birbirini tanıdığı bir ortam da benim için ayrı bir korku filmi seti. Buradan kaçamayacağımı da biliyorum yani.

Uyku Sersemi
Hakan Bıçakçı
Eletişim Yayınları
180 sayfa
 
 
 
Yandex.Metrica