Hâkim Baba

Salı, 30 Mart 2010 - 05:00

Türk Hukukçusunun kaderine bakın. Yıllarca dirsek çürütmüş. Çalışmış çabalamış. Kolay değil... Adaleti ve adaletçiliği, hayat biçimi olarak seçip, muhteşem bir ruh eğitiminden geçmiş.
Ve memleketiyle ödeşmek için göreve başlamış, yıllar içinde de mesleğinde yükselmiş, yücelmiş.
*
Fakat heyhat.
Şimdi ondan ‘taraf’ olmasını istiyorlar
- Ya benden yanasın, ya karşı taraftan.
- Yapmayın, ben adaletten yanayım.

Hayır.
Memlekette iki kamp var. İkisi de kendine “yandaş yargı” yaratmak istiyor: “Benim savcım, benim yargıcım.”
*
Evet.
- O mahkeme bizdendir, öbür mahkeme onlardan.
Türk Hukukçusu “Yargıyı siyasallaştırmayın” diye bağırmaktadır, dinleyen yok.
Sesini nasıl duyurabilir?
Hangi yönde karar verse:
- Efendim, bu karar siyasi.
Ağzıyla kuş tutsa, yine de yiyeceği damga yandaş.
Nasıl bir yandaş bu?
Ya yobaz takımından, ya da laik, öyle mi? Bunun için mi bunca tahsil terbiye gördüler? Siz onlara istediğiniz damgayı vurasınız diye mi yıllarca göz nuru döküp hukukçu oldular?
Yahu ayıptır.
Büyüyünce ne olacaksın diye sorduğunuz çocuklar, artık size nasıl desinler ki Hâkim olacağım, Savcı olacağım... İnsanda heves mi bıraktınız?
*
Sabırlarına hayranım.
Başka bir meslek erbabı olsaydı, şimdiye kadar çoktan havlu atar, çoktan cübbesini çıkarır asar, sonra da siyasetçilere dönüp buyurun, siz yapın derdi.
Nedir bu geldiğimiz nokta?
Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinde bile hiçbir Hakem bu kadar itilip kakılmamıştır.
Adalet dağıtan insanlara bu kadar adaletsizlik yapmak, her şeyden önce Türk’ün adaletçiliğine sığmaz.
Ayıba bakar mısınız?
Yargı kuşatılıyor diyenlerle, yargı kuşatmadan kurtuluyor diyenler arasında hiçbir fark yok. Çünkü her ikisi de yargıyı iradesiz ve kişiliksiz bir kurum olarak görmekteler.