İçimdeki Afrika; Cape Town...

İçimdeki Afrika; Cape Town...

Cem Seymen
Issız bucaksız vadilerde vahşi hayvanları düşleyerek büyüdüm ben. Bazen zürafanın peşinde, bazen aslanların izinde kendi kahramanlık öykülerimi yarattım. Savanların tam orta yerinde, elimi gökyüzüne açıp masmavi gökyüzünü seyredeceğim günleri bekledim. Yerlilerin tören davulları çılgınca çalarken zihnimde, gözlerimin seyretmeyi düşlediği tek yer Afrika’ydı... Ve büyüdüm, hayaller gerçek oldu...

Uçağım Cape Town hava semalarında alçalırken gözlerimi aşağıda serili güzellikten alamıyor, “Bugüne kadar Güney Afrika hakkında duyduğum her şey gerçekmiş” diye mırıldanıyorum.
Cape Town Havaalanı’nda iPod’uyla müzik dinleyen gümrük görevlisi oturduğu yerden “Güney Afrika’ya Hoşgeldiniz” cümlesini bir şarkıya dönüştürerek söylediğinde mutlu insanların ülkesine geldiğimi anlıyorum. Havaalanından şehir merkezine taksi ile yol alırken Afrika olanca görkemiyle önümde.
Ünlü Table Mountain-Masa Dağı’nın nihayet karşımda durduğuna inanamıyorum. Kenti keşfetmeye o kadar hevesliyim ki; sabır kelimesini unutuyorum. Otele gelirken arabanın penceresinden edindiğim ilk izlenim son derece modern ve iddialı bir kente geldiğim yönünde.

Gökdelenler, düzenli yollar, şık mağazalar ve yemyeşil parklar... Ertesi sabah güneşin hiç yalnız bırakmadığı bu kentin sembolü Masa Dağı’na çıkmak için yola koyuluyorum. Tepelere doğru tırmanırken kentin güzelliği netleşiyor... Masa Dağı’na hem yürüyerek hem de teleferikle çıkabileceğimizi söylüyorlar ama vaktimiz kısıtlı olduğu için teleferiği yeğliyoruz.

Masa Dağı’nın üzerindeki manzarayı tasvir edecek kelime bulamıyorum ama 1500’den fazla bitki türünün bulunduğu doğal park alanı kelimenin tam anlamı ile büyüleyici. Türlü çiçek kokularının sürüklediği düşler dünyasından bir anda sıyrılıp bu cennete sadece 11 saat uçarak geldiğimi hatırlıyorum...

Limandan gezi tekneleri kalkıyor

Güney Afrika’nın resmi dili İngilizce, oysa çevremde yerel dil Afrikaans konuşan çok insan var. Hollandalı maceraperestlerin bu ülkeye gelişiyle oluşan grup ülke nüfusunun yüzde 15’ini oluşturuyor. Siyah yerliler ve Hintliler de ülkenin çok önemli iki parçası. Masa Dağı’nın tepesinde altımda uzanan muazzam manzarayı seyrederken ırkçı rejimin ülke tarihinde açtığı yaralar geliyor aklıma...

“Çevremde çocuklarıyla gezinen ailelerin babaları ya da dedeleri kim bilir ne acılar çekmiştir” diyorum. Tabiatın güzelliği ile insanın zalimliği karşısında bocalıyorum bir an. Irk ayrımına dayalı Appartheid Rejimi 1994’te sona erdi, tam 27 yıl hapis yatan Nelson Mandela artık özgür ama beyazların hayatın her alanındaki gücü devam ediyor.

Cape Town bir liman kenti. Victoria ve Alfred limanlarını sadece turistlerin gezdiği yerler olarak düşünmek yanlış. Liman bölgesindeki alışveriş mekanları, enfes yemeklerin olduğu restoranlar, iki dev akvaryum, müzeler ve eğlence yerleri sayesinde burada iyi vakit geçiyor.

Hele Waterfront Alışveriş Merkezi’nin içinde bir sushi restoranı var ki; ben dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yaratıcı ve lezzetli sushi yediğimi hatırlamıyorum. Limandan kalkan gezi tekneleriyle Cape Town’un güzel koylarını ziyaret edebiliyorsunuz. Özellikle 22 dolara 3.5 saatlik Robben Adası turu, son derece ilginç.

Robben Adası’nda birçok mahkumla birlikte Nelson Mandela’nın 27 yıl hapsedildiği hapishane ve bir kale var. Irkçı düşüncenin yarattığı acıları bu gezide iliklerinizde hissediyorsunuz. Hollanda’ya ait Doğu Hindistan kolonisinden getirilen 600 köleye barınak olan Güney Afrika Müzesi benim en etkilendiğim yerlerden biri oldu.

Güney Afrika’nın yaşam tarzına ve tarihine ışık tutan bu müzede bulunan fosiller turistlerin çok ilgisini çekiyor. Ama benim için Güney Afrika sahilleri özgürlük demek.

Kentin ara sokaklarına dalıp kaşif ruhunuzu doyurunca kendinizi en yakın kumsala atın. Okyanusun o büyülü sesine bir kez teslim olursanız Afrika’nın şefkatli kollarında huzuru bulabilirsiniz.

Benim favori plajım Boulders Bay. Burası penguenleriyle ünlü. Bu plajda bulunan penguenler, burayı kendilerine ev olarak seçmişler ve zamanla insanlarla birlikte yaşamaya alışmışlar.

Yanımda paytak paytak yürüyen penguenleri seyrederken Ravel’in Bolerosu takılıyor aklıma. Bu sevimli hayvanlarla Ravel eşliğinde oynaşıyoruz... Görevli memuru bir bahayle oyalayıp aralarına girince kendimden geçiyorum... Bu dünyada en çok hayvanların arasında mutluyum ben. Önyargısız hemen arkadaşlık ediyorlar. Deniz suyu burada çok soğuk, zaten şunun şurasında kutuplara ne kaldı ki?

Leylak kokulu bir dünya

Afrika kıtasının en uç noktası olan Ümit Burnu, Cape Town’a bir saatlik mesafede. Yol boyunca gördüğüm manzaraları hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Yaban doğa, sert rüzgarla birleşince içimdeki gözü kara kaşif de ortaya çıkıveriyor. Gördüğüm her kayaya tırmanmak, her tepeyi aşmak, her suda ıslanmak, her toprağı avuçlamak istiyorum.

Dünya başka bir evrene dönüşüyor sanki, tüm gerçekler düşe karışıyor. Leylak kokulu bir dünya burası. Ya da beyaz zambak. Manzara o kadar etkileyici ki; arabada hiç kimsenin konuşma isteği yok. Sadece seyrediyoruz... Ümit Burnu, Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği yer. Vahşi rüzgarı arkama alıp merdivenleri hızla tırmanıyorum.

Bir an önce tepeye çıkıp iki okyanusu birden kucaklamak niyetindeyim. Burada Ümit Burnu Kalesi var. Bu müthiş yapı sadece Cape Town’un değil, Güney Afrika’nın da en eski binası.

1652’de inşa edilmiş. Merdivenlerde dev dalgaların sesi kulaklarımı dolduruyor, koşar adımlarla zirveye ulaştığımda önümde duran manzara beni sonsuza kadar değiştiriyor.

Küstüklerimle barışıyorum, öfkelerime gülüp geçiyorum. Artık ben daha iyi bir insanım! Dönerken babunlar karşılıyor bizi. Uzaklarda devekuşları otluyor. Akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzü maviyle vedalaşmak istemiyor sanki. Bu güzelliği bırakıp gitmek zor geliyor gibi bir hali var. Akşam, bu duyguları bana yaşatan Cape Town’ı adına yakışır biçimde yaşamaya, Long Street’e gitmeye karar verdik.

Bu cadde Cape Town’ın kendine özgü o hızlı ama ölçülü gece hayatının merkezi. Her barın kapısından müzik fışkırıyor. Güney Afrika şaraplarının güzelliği meraklılarının malumu. Denediğim her şişe beni mutlu ediyor... Kaliteli müziğe aç ruhumu da Cape Town da iyice besledim. Bu caddenin devamında Kloof Street var.

Burada da iyi restoranlar ve şık kafeler var ama açıkçası siyahların buralarda olmadığını-olamadığını görmek içimi acıtıyor. Beyazlarla siyahlar arasındaki ‘fark’ her yerde hissediliyor.

Bunu Ümit Burnu’na giderken fark etmiştim. Deniz kenarındaki beyazların o muhteşem villalarının hepsi elektrik telleri ile çevrelenmişti. Fakir siyahlara karşı tedbir olarak! Ülke o çok övündükleri İngiliz Milletler Topluluğu’nun önemli bir parçası. Oysa suç oranı yüksek, hırsızlık vaka-i adiyeden.

Karma mutfak kültürü

Cape Town’da yöresel Afrika mutfağı için pek fazla alternatif yok. Malezya ve Avrupa mutfağından esinlenerek kendilerine karma bir mutfak kültürü oluşturmuşlar ama her şeyden biraz var demek daha doğru olur. Taze sebze ve meyveler masalarda her daim hazır. Ne yerseniz yiyin ama yanında Güney Afrika şarabını eksik etmeyin!

Yılın neredeyse her günü parlayan güneş, farklı toprak çeşitleriyle buluşunca üzüm bağları verimli oluyor galiba. Cape Town şehri ve çevresinde bulunan Boschendal, Groot Constantia, Morgenhof gibi bağları sadece şarap değil doğa tutkunları da görmeli. Her sene mart ayında düzenlenen Cape Town Festivali’nin de görülmeye değer olduğu söyleniyor. Dünyaca ünlü grupları ve yerel dansları görüp Afrika’yı hissetmek isteyenler için idealmiş...

Otobüsle gezin

Güney Afrika cazip iş ve yatırım fırsatlarının da olduğu bir ülke. Gümrük vergileri yüksek olduğu için bazı Türk firmaları doğrudan yatırım yaparak Afrika’nın bu en güneyindeki uzak ülkede Türk bayrağını dalgalandırıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, liberal ekonomisi, sınırsız yerel imkanları ile dinamik bir yatırım ortamı vaat ediyor.

Güney Afrika’da Johannesburg ve Pretoria şehirlerini başka bir yazıya bırakıyorum. Size tavsiyem bu heyecan verici ülkeyi karadan otobüs ile gezmeniz. Baz Otobüs şirketinin araçları Cape Town’dan başlayarak sizi Swaziland, Pretoria ve Johannesburg’a kadar götürüyor. Üstelik istediğiniz yerde inip yolculuğa devam edebiliyorsunuz.

Rotanın tamamının maliyeti 180 Dolar. Oteller ucuz ve temiz. Bu arada ülkede lüks arayanlar da en iyisini bulabiliyor... Benim kaldığım otel zinciri African Sky idi. Ortalama günlük 70 dolar maliyeti var, kahvaltı da içinde. Gençler temiz hostellerde konaklayabilir. Bunun için günlük 25 dolarlık bütçe size yetecektir.

Güney Afrika için aşı zorunluluğu yok ama titiz biriyseniz tehlike ihtimali düşük olmasına rağmen sıtma haplarınızı yanınıza almayı unutmayın. Tetanoz, difteri ve tifo aşıları da tavsiye ediliyor. İngiliz sömürgesinin zincirlerinden kurtulan Güney Afrika artık özgür bir ülke. Derisinin rengi farklı olduğu için ezilen insanların ülkesinde gözlerinden yaşam fışkıran çocukları unutmam mümkün değil...

Bir yanda beyazların akıllara durgunluk veren konforlu yaşamları, bir yanda üst üste yaşam mücadelesi veren varoş sakinlerinin sefaleti... İç içe, yan yana... Karmaşık duygular içinde terk ediyorum Afrika’yı... Bekle beni Afrika, yine geleceğim...

5
Yandex.Metrica