İki Fatma'nın dünyasına girdim

Birincisi Osmanlı'nın ilk kadın romancısı olarak biliniyor, ikincisi de Yeni Şafak Gazetesi'nin 'türbanlı' yazarı olarak

Pazar, 06 Eylül 2009 - 15:40

İki Fatma'nın dünyasına girdim

Selcen Doğan Ağakay[email protected]

İki ‘Fatma’ tanıdım bu hafta. Biri, çoğumuzun 50 Türk Lirası’nın arkasında resmi olan kadın diye bildiğimiz Fatma Aliye. Diğeri Fatma Karabıyık Barbarosoğlu. İkisi de yazar. Birincisi Osmanlı’nın ilk kadın romancısı olarak biliniyor, ikincisi de Yeni Şafak Gazetesi’nin ‘türbanlı’ yazarı olarak. Cağaloğlu’nda kitapçıları gezerken, Timaş Yayınları’nın kitabevinde karşıma çıktı ‘Fatma Aliye: Uzak Ülke’ adlı roman. Yeni çıkan Türk paralarının birinde resminin olacağı duyulduğunda ‘Neden Fatma Aliye?’ diye sormuştu pek çokları. Kimileri onu Atatürk düşmanı olmakla itham etmiş, İslamcılığı savunduğu gerekçesiyle AKP Hükümeti tarafından özellikle seçildiğini iddia etmişti. Sahi kimdi bu Fatma Aliye? Rahmetli Duygu Asena’nın ifadesiyle ‘kadının adının olmadığı’, ama sadece mecazi anlamda değil, gerçekten olmadığı 1800’lü yılların sonlarında, Osmanlı’da, Fransızca’dan çeviriler yapar Fatma Aliye. O dönemde, kadınların çeviri yapabileceğine inanılmamaktadır oysa. O da ifşa edemez ismini çevirdiği kitabın baskısında. Ve ‘bir kadın’ diye imzalar. Ardından çeşitli makaleler kaleme almaya başlar Aliye ve romanlar yazar, felsefe kitapları yazar. Kadın haklarını, erkeklerin tek eşli olmaları gerektiğini savunur. Mensubu olduğu cemiyetlerde bu konularda hararetli konuşmalar yapar. Savaştaki askerlerimiz için ciddi yardımlar toplanmasını organize eder. Öte yandan, özel hayatında büyük acılar çeken Fatma Aliye, yere burnu düşse almayacak kadar gururlu bir yaşam sürer ömrü boyunca. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun titizlikle kaleme aldığı Fatma Aliye’nin hayatı son derecede sürükleyici bir roman kanımca. Kitabın sonlarında yazarın kendi hayatından da kesitler bulmak, Türkiye’nin son yıllardaki yolculuğunu bir de onun gözlerinden izlemek, oldukça zenginleştirici bir tecrübe oldu bana. Bugünden yola çıkarak geçmişi yorumlamanın ne kadar büyük bir hata olduğunu görmek istemeyenlere bir cevap gibi ‘Fatma Aliye: Uzak Ülke’.

KALİTE FARKI

Alışmışız ya bir ünlü diğerini eleştirince, öbürünün ‘Vay, sen misin bana laf atan’ diye gaza gelip, sayıp sövmesine, şaşırıyoruz haliyle, eleştiriyi efendice karşılayıp, polemiğe girmeye yeltenmeyen birini gördüğümüzde. Ne yalan söyleyeyim, ünlü yönetmen Memduh Ün’ün ‘Ayhan Işık’la Cüneyt Arkın iyi oyuncu değildi’ şeklindeki yorumunu okuyunca, ‘Allah’ dedim, ‘Şimdi Malkoçoğlu’ndan zehir zemberek bir açıklama gelir.’ Yanıldım. Cüneyt Arkın’ın cevabını duyunca, kalitenin, gerçek sanatçılığın ne demek olduğunun bize çoktan unutturulduğunun farkına vardım. Ne diyordu Arkın, ‘Önemli olan söz değil, sözü söyleyendir. Memduh Ün benim hem hayatta hem de sinemada öğretmenimdir. Muhterem bir insandır ve onun söylediği her söz bir iltifattır...’ Bizim kuşaktan herhangi bir sanatçı böyle asil bir davranış sergileyebilir miydi, pek ihtimal vermiyorum ama ‘Keşke’ diyorum, ‘Bu kuşağın sanatçılarını biraz örnek alsalar da, en azından ileride onlar gibi saygıyla anılsalar’...

KUSURLU GÜZELLİK ÜZERİNE BİR GÜZELLEME

Gazetelerin magazin sayfalarının ve kadın dergilerinin artık klasikleşmiş haberlerinden biridir, dönem dönem ‘Her güzelin bir kusuru var’ teması işlenir. O çok beğendiğimiz, ‘Ah keşke ben de böyle görünebilsem’ dediğimiz kadınların da kendilerinde beğenmedikleri yerleri, yani kusurları vardır. Biz kadınlar, büyük bir merakla girişiriz bu haberleri okumaya, amaç biraz teselli(!) bulmaktır ama, bir de bakarız ki, onların kusur saydığı şeyler, devede kulaktır bize göre. Biri çekik gözlerini beğenmiyordur, diğeri ayaklarını biraz büyük buluyordur, öbürü dişlerinin arasının fazla ayrık olduğunu düşünüyordur, bir diğeri elinin üzerindeki bir lekeden rahatsız oluyordur vs. ‘Bunlar da kusur mu?’ diyorsunuz belki ama ne yapsınlar, kusurları bu kadar. ‘Kendimde hiçbir kusur bulamıyorum’ deseler, bu kez de‘Amma da şımarıkmış’ yaftası yiyecek, yine bize yaranamayacaklar. Velhasıl kelam, iyi ki de (biz pek kusurdan saymasak da) kusurları var. Çünkü hepsini birbirinden ayırıp biricik, kendine has yapan, hatta çekicilik kazandıran bu kusurlar. Esas itici olan, burnunu hokka, dudaklarını şişik, kaşlarını kalkık, göğüslerini top top yapıp tornadan çıkmış gibi gezenler. O yüzden, ‘Aman’ diyelim, kusurlarına dokunmasınlar. Çünkü insan, kusurlarıyla özel, farklılıklarıyla güzel...

'ÖZGÜRLÜK' NE KADAR ÖZGÜR

Ekşisözlük’ten bir yazar ‘Vodafone reklamında çaldığını her duyduğumda başımdan aşağıya kaynar su boşaltan, sinirden kanı beynime sıçratan şarkı’ diye nitelemiş Zülfü Livaneli’nin ‘Özgürlük’ şarkısını. Belli ki çok tepkili bu şarkının bir reklam filminde kullanılmasına. Artık nasıl bir mana yüklediyse şarkıya, sanırsınız ki düşmanlar marşımızı alıp kötü bir amaçla kullanmış(!). Elbetteki ‘Özgürlük’ çok özel, çok manalı ve çok tutkulu bir şarkı. Olağanüstü bir melodisi ve insanın yüreğine dokunan sözleri var. İşte tam da bu yüzden, bu şarkının -hem de sadece enstrümantal olarak- reklamlarda kullanılıyor olması, onu azaltmıyor, ona değerinden bir şey kaybettirmiyor ya. Hatta aksine, daha da fazla duyulmasını, benimsenmesini sağlıyor. Ama şarkının reklam filminde kullanılmasını ters karşılayan dinleyicilere olan saygısından dolayı Livaneli, bu müzikle çekilmesi planlanan yeni filmlerden bu şarkıyı kaldırma kararını verdiğini söylüyor. Bu kararı isteyerek vermiyor Livaneli. Çünkü onun esas fikri, böyle bir dünyada, yaratılan eserleri geniş kitlelere ve özellikle ‘yoz sayılan’ genç kuşaklara iletmekten kaçınmanın doğru olmadığı. Adı ‘Özgürlük’ olan bu güzel şarkı, yazık ki özgür olup milyonlara ulaşamadı...

HAFTANIN NOTLARI

- Suriyeli bir işadamı, Arap turistler için 700 sayfadan oluşan iki ciltlik bir Türkiye kılavuzu hazırlamış. Kılavuzda vize ve ulaşım yolları gibi konuların yanı sıra Türk halkının günlük alışkanlıkları ve değerlerine ilişkin bilgiler de verilmiş. Rehberde yer alan ‘Türk halkı vatan, bayrak ve Atatürk konularında hassastır. Bu konularla ilgili konuşmayın’ uyarısı dikkat çekmiş. (Eh, doğru söze ne denir? Öylesine hassasız ki, geçenlerde bir dost meclisinde bu konularda konuşurken yirmi yıllık arkadaşlarımızla birbirimize girdik. Aynı yaşam tarzına, aynı altyapıya sahip olduğumuz arkadaşlarımızla bile bu konularda sakin sakin konuşamıyorsak eğer, eloğlu bu uyarıyı yapmakla akıllılık etmiş, hatta az bile söylemiş!)

- İsviçre’de bazı vejetaryenler, gittikleri lokantada et kesen birine tahammül edemediklerini söyleyerek, et yiyen ve yemeyenlerin ayrı bölümlerde oturmasını istemişler. Bazı hayvan hakları savunucuları internette bir imza kampanyası başlatarak bu görüşü desteklediklerini belirtmişler. (Önce sigara içenleri ayırdılar. Yetmedi, kapının dışına attılar. Şimdi de et yiyenleri ayıracaklarmış. Yakında ‘Midemiz bulanıyor’ gerekçesiyle kızartma yiyenleri, ondan sonra da ‘Göz zevkimiz bozuluyor’ diye şişmanları da ayırmaya kalkarlarsa şaşmamalı. Hani nerde farklılıklara tahammül? Görünen o ki, bir süre sonra aynı masaya oturtacak insan bile bulamayacaklar.)