İki içki arası bir duş

Cumartesi, 23 Ocak 2010 - 05:00

Paris süprizlerle dolu bir yer. Her köşesinde bir başka dünya var... Geçenlerde uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla Marais’de buluşmak üzere sözleştik. Marais, Paris’nin gay mahallelerinin olduğu yer olarak bilinir. Ayrıca restoranları, mağazaları ve barlarıyla çok popüler bir bölge. Akşamüstü bir cafe-bar’da buluşup sohbet etmeye karar verdik, randevu yerini Jean Sebastien belirledi çünkü burası onun muhiti. Buluşma yerimiz: Raidd Bar (23, Rue du Temple). Raidd oldukça hareketli bir yer.

Gündüzleri cafe olarak hizmet veriyor, iş çıkışı saatlerinden itibaren bar oluyor. İki katlı ve genellikle iki farklı DJ katlarda farklı müzikler çalıyor. Garsonları çok sempatik ve bir o kadar da yakışıklı! Ama içlerinde kızlara bakan, ilgilenen yok... Biz dışarıda oturmuş azıcık yüzünü gösteren güneşin tadını çıkarıyorduk. Sohbet ederken Jean Sebastien “İçeride duş var biliyor musun?” dedi. Tabii başta hiçbir şey anlamadım. ‘Nasıl yani? Ne duşu?’ derken kapıdan içeri bakmamla jetonum düştü. Raidd’in tavanı yüksek. Duvarda, boy hizasının üstünde cam kapılı gömme duş var!

Akşamları içerisi bar olduğu zaman her yarım saatte bir dansçı gelip duş alıyor, şov yapıyor. Her zaman dansçı da değil tabii, duşlar isteyen müşterilere de açık. Burada, duşta dans etmek, yıkanırken şarkı söylemek en doğal şey. Dans edenler bazen çıplak, bazen yarıçıplak. Kim nasıl isterse. Ortam rahat derler ya. Tam o misal işte. Çok değişik ve cesur bir buluş. Ayrıca çok da ilgi görmüş. Raidd, Marais bölgesinin gayler arasında en popüler barlarından birisi. Müşteri profili de çok düzgün ayrıca.

Bizim gibi, kız arkadaşlarıyla bir şeyler içmeye giden gayler de var. Çift olarak gidenler de. Jean Sebastien’e gece bar olduğu zaman içeriye kızları alıyorlar mı diye sordum. “Ben kız arkadaşlarımla gece hiç gelmedim ama içeride kızlara rastladığım oldu” dedi. Yani Paris’e gelip Raidd Bar’ı görmek isterseniz, kız-erkek fark etmez. Arkadaşlarınızla gelip eğlenebilirsiniz. Aklınızda olsun, adresi bir yerlere not edin.

ALACAĞIN OLSUN JIMMY CHOO

Ayakkabı dendiği zaman akla gelen üç tane marka var: Jimmy Choo, Christian Louboutin, Manolo Blahnik. Üçünün ortak yanları ayakkabılarının hepsinin çok dişi, zarif ve alımlı olması. Markaları diğerlerinden ayıran bu özellikleri dolayısıyla da kadınlar için birer tutku objesi haline geldiler.

İlgilenenler, ‘Sex and The City’ dizisinin başrol karakteri Carrie Bradshow’un dolabının bu markalarla dolu olduğunu hatırlar.

İki ay önce Jimmy Choo’nun H&M ile ortak ürettiği ayakkabı koleksiyonu H&M mağazalarında satışa çıktığı gün tükendi. Kadınların ayakkabılar için nasıl kavga ettiklerini oldukları bölüme bile yaklaşmadan ancak uzaktan izledim! Jimmy Choo ucuz ürün üretti, gözden düştü diyenler vardı, taa ki geçen hafta gelen habere kadar. Artık Jimmy Choo gerçekten bazılarının gözünden düştü! Marka, Ugg ile ortak bir çalışma yapıp 5 parçalık bir koleksiyon hazırlayacakmış.

Jimmy Choo ile Ugg! Güzel ve çirkin gibi... Açıkçası bu haber beni yıktı. Moda editörleri, Ugg botların ne kadar kaba ve çirkin olduğunu, moda çevrelerinde hoş görülmediğini anlatmaya çabalarken Jimmy Choo resmen hepimizi sırtımızdan bıçaklamış oldu.

Markanın başında bulunan Tamara Mellon, Ugg’ların Jimmy Choo dışında dolabında bulunan tek ayakkabı markası olduğunu söylüyormuş. Üretilen ayakkabıların Ugg rahatlığında ve Jimmy Choo zarafetinde olacağını iddia ediyor. Bu söylem ortaya çıktığından beri botların (ya da ayakkabıların) neye benzeyeceği tartışılmaya başladı. İnternetten yayılan ilk sonuç şaka olarak çok komik. Ama bu fikrin gerçeğe dönüşmüş hali beni pek güldüreceğe benzemiyor! Sonucu görmek için ekim ayını bekleyeceğiz. Koleksiyonun fiyatları ise 595 ve 795 dolar arasında olacakmış.

ÖLDÜKTEN SONRA SANAT

Geçen hafta Grand Palais’de, ‘Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı’ sergisinin yan salonunda İkinci Dünya Savaşı sırasında dünyaya gelmiş bir Yahudi olan Christian Boltanski’nin ‘Personnes’ adlı çalışması sergilendi. Bu Nazi toplama kamplarına gönderme yapan bir enstalasyon çalışması. Grand Palais’nin büyük cam kubbesi altında hazırlanmış kocaman bir sergi. Ölümü ve yaşamı anlatıyor. Daha doğrusu düşündürüyor. Buz gibi bir salon ve yığınla giysi. Salonun sonunda bir giysi dağı...

Ve yerlerde yine giysilerden oluşturulmuş 69 adet kare. Sergide yer alan 50 ton giysi bugün hayatta olmayan 200 bin kişiye ait. Bağışlarla toplanmış. Haliyle insan kendi ardında bırakacağı giysilerini düşünüyor. (Giysi burada sembol tabii. Bunu materyalist olarak düşünmedim!) Sanatçı da bunu düşünmemizi istiyor zaten. Yarın ne olacağımızı...

Ve salonun içinde sergi için 15 bin kişiden kaydedilmiş kalp atışları. Sergi 21 Şubat’ta sona erecek ve bu kayıtların hepsi silinecek. Bundan sonra çalışmaların sergileneceği yere Grand Palais’de kalp atışları kaydedilen konuklarınki götürülecek. Yani benim kalp atışlarım da ölümü anlatan sergiyle birlikte Paris’ten gidecek...