Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

İktidar yargıyı emrinde istiyor...

Cumartesi, 14 Kasım 2009 - 05:00

Yargının bizleri izlemesi veya dinlemesine artık tam alışıyorduk ki, son telekulak skandalı, iktidarın kendi sistemine de güvenmediği için, savcı ve yargıçlarını dinlettiğini ortaya koydu. Sorun çok ciddi. Bugünün işi değil. Bakanlık uzunca bir süredir, sistem içindeki bazı isimlerden kuşkulanıyormuş ve dinletiyormuş, bu kişilerin kimliklerine bakıyorsunuz, iktidara biat etmeyen, muhalif veya farklı görüşler ortaya atan isimler. Yani olay yolsuzluk filan gibi bir şey değil.

Ergenekon soruşturması büyük darbe yer

Ergenekon savcısı şüpheleniyor ve başsavcı dinleniyor. YARSAV Başkanı’nın muhalif sesi yükseliyor, dinlemeye alınıyor. Yargıtay’dan ters kararlar çıkınca, kulaklar oraya dönüyor. Bu olayın kamuoyu üzerindeki etkisi çok ters olacaktır. AKP istediği kadar aksini iddia etsin, ortaya çıkan manzara, bu iktidarın, kendisiyle aynı görüşte olmayanları yasal olmayan yollarla saf dışı etmek istediği şeklindedir. Bu gelişmeden en büyük darbeyi de, göreceksiniz Ergenekon davası yiyecektir. Zira artık yargıda tarafsızlık-bağımsızlık diye bir şey kalmamıştır. Bundan da, başta Ergenekon, iktidarın açtığı tüm dava sonuçları etkilenecektir. Artık kimse, adaletin yerine geleceği varsayımına inanmayacaktır. AKP’den torpilliler memnun, AKP’den yana olmayanlar korku içinde yaşayacaklardır. AKP’li hangi bakanın, bu uygulamada imzası varsa, büyük vebal altına girmiştir.

Zor olacak, ancak mutlaka olacak...

Bu haftayı baştan sona Kürt Açılımı tartışmalarıyla geçirdik. TBMM’de yaşananlar, bu işin ne kadar zor olacağını da gösterdi. AKP de aslında, nasıl büyük bir risk aldığının farkına vardı. Meclis’teki fırtına, aynen kamuoyunda da yaşanıyor. Domuz Gribi’nden korunmak için aşı yaptırırken bile, AKP yanlısı veya AKP karşıtı diye ikiye bölünen toplum, şimdi de Kürt Açılımı’na karşı veya yandaş diye cepheleşti. Çok yazık oldu.

Böyle bir ortamda hiçbir iktidar Kürt sorununu çözebilecek cesur adımları atamaz. Hele 16 ay sonra bir genel seçime gidecek olan AKP’den, işin başında gösterdiği heyecanı veya ısrarı beklememek gerekir. Peki ne olacak? Benim tahminim, iktidar atacağı adımları küçültecek ve daha büyük riskler almak istemeyecektir. Büyük olasılıkla kamuoyundaki tepkilerden çekinip vites küçültecektir. Ancak, kimse fazla ümitlenmesin, Kürt Açılımı bir defa başlamıştır ve kesinlikle durdurulamaz.

AKP, belki seçimlerde beklediği oyu alamaz, hatta koalisyon dönemine dahi girebiliriz. O zaman Kürt Açılımı, büyük olasılıkla daha da yavaşlar. Ancak ne olursa olsun durmaz. Ara verilir, yavaşlar, hatta PKK terörü tekrar başlar. Sonra bir gün bakarsınız yeniden başlamış. Zira ilk defa, terörün bitebileceği, Kürt sorununun kan dökülmeden siyaset sahnesine taşınabileceği görüldü.

Önümüzdeki seçimlerin sonucuna göre, ya AKP veya CHP’li bir başka koalisyon bu süreci tekrar başlatacaktır. Pandora’nın kutusu bir defa açılmaya ve içindeki cinler etrafa dağılmaya görsün, onları teker teker toplayıp, tekrar kutuya sokmak ve eskisi gibi hayata devam etmek imkansızdır.

20 yıl ne çabuk geçti...

Daha dün gibi. 1989’un 9 Kasım günü tarih değişiyordu ve ben de oradaydım. Doğu ve Batı Almanya’yı ayıran duvarın yıkılması, soğuk savaşın bitişi ve Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinin başlangıcıydı. Benim gibi, hayatı boyunca uluslararası ilişkileri izleyen, aynı anda hem Brüksel hem de Moskova’da görev yapabilen bir gazeteci için bundan daha büyük bir heyecan olamaz. Binlerce insan akın akın, Doğu Berlin’den Batı Berlin’e geçiyorlardı. 32. GÜN’ün o haftaki programını hazırlamak için, duvara koşmuştum. Bugün geriye dönüp bakıyorum da, 20 yılın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlayamıyorum. Hoş, bu gerçeği anlayamayan tek kişi ben değilim ki... Ne olursa olsun, insan yaptığı işten ne kadar heyecan duyar, ne kadar keyifle yaparsa, zamanın nasıl geçtiğinin hiç farkına varamıyor...

Akdoğan’dan, ‘vatan hainliği’ açıklaması

7 Kasım tarihli köşemde, Sabah Gazetesi’ne atıfta bulunup, Murat Akdoğan’ın son çıkan yasayla birlikte, teknesine Türk bayrağı çekmeyenin vatan haini olduğu başlıklı bir haberden hareket edip, eleştiride bulunmuştum. Akdoğan, avukatı Nihan Alpan aracılığıyla bir açıklama yollamış. Alpan, müvekkilinin Sabah Gazetesi’ne böyle bir söz söylemediğini, verdiği demeçte, son yapılan yasal düzenleme ve vergi indiriminden sonra konuyla ilgili eski gereksiz kısıtlamaların kaldırıldığını, ekonomik kolaylıklar sağlandığını belirttikten sonra “...Son yapılan vergi indiriminden sonra yatına Türk bayrağı çekmeyenin vatan sevgisinden şüphe ederim” demekle yetindiğini belirtiyor. Yani gazetenin haberini yanıtlıyor. Anlayacağınız ben, Sabah’ın bir başlığının ceremesini çekiyorum. “Yatına Türk bayrağını çekmeyenin vatan sevgisinden şüphe ederim” cümlesi ile “Yatına Türk bayrağı çekmeyen vatan hainidir” cümlesi arasında çok büyük fark olduğunu belirten Akdoğan’ın avukatı, müvekkilinin “kişisel ve duygusal bir şüphe” belirtmenin ötesine geçmediğini bildiriyor. Doğrusu ben bu farkı pek anlayamadım, ancak istedikleri düzeltmeyi yapmayı da görev saydım.

Öngör Ailesi örnek oluyor, ancak...

Benim hayatta tanıdığım ve örnek kişi olarak nitelediğim kişilerin başında Akın Öngör gelir. Parlak bir bankacılık yaptı. Daha da fazla para kazanabilecek bir noktadayken “Artık yetti, hayatımı yaşayacağım” dedi ve her şeyi bırakıp, eşi Gülin ile birlikte, gerçekten yaşamın tadını çıkartmaya başladı. Ancak yine de durmadı. Gezdi, gördüklerini yazdı. Kazandığı parayı paylaşmasını bildi. En son başarısı da, Gülin’in adına 2.6 milyon dolara yaptırdığı kız meslek lisesi oldu. Davetliydim, ne yazık ki gidemedim. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu tarafından açılan lisede 147 öğrenci okuyor. İşten bundan dolayı Akın Öngör’ü hep herkese örnek gösteriyorum. Ancak, bakıyorum da, Öngör’den çok daha varlıklı insanlarımız hiç oralı olmuyorlar. Akın Öngör’ü örnek alma merakı bulunmadığından dolayı, yollarına devam ediyorlar.

KİTAP KÖŞESİ

‘Öfkeli Yıllar’

Altan Öymen kitabında hem gazetecilik hem de siyasi yaşamından pek çok anıya yer veriyor. 6-7 Eylül olayları, halkevlerinin kapatılması, Stalin’in ölümü, Marilyn Monroe’nun hikayesine kadar pek çok tanıklığı kitapta yer alıyor. İsmet Paşa’yı Ankara’daki gazetecilik yıllarında tanıdı. Herkes Paşa’nın elini öperken o aileden aldığı terbiyeyle sadece elini sıkardı. Etraf tuhaf karşılar diye çekinirdi bu durumdan. Ama Paşa’nın öyle bir beklentisi zaten yoktu. Ecevit’le komşuydular. Akşamları beraber aynı vasıtayla dönüyorlardı. Ecevit’e sürekli “Gel bizim partiye üye ol” diyordu. Ecevit istemiyor, sürekli sanattan ve edebiyattan bahsediyordu. En sonunda bir gün Ecevit “Artık partiye girmek istiyorum” diyecekti. (Doğan Kitap, 0212 246 52 07)

 ‘Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’

Soner Yalçın çok iyi bir araştırmacı-yazar. “Özallı Yıllar” belgeselinde birlikte çalışmıştık. Olaylara farklı yönlerden bakışı ve titizliği hemen fark ediliyordu. Soner, bugünkü İslami kesimden yola çıkarak geçmişin İslami aydınlarını, düşünürlerini, yazarlarını kaleme almış. Ve şunu demeye getirmiş: Bugünkü İslami yazar ve aydınlarla o günküler arasında dağlar kadar fark var. Bugünküler dinci, geçmiştekiler ve nesli tükenenler Müslüman’dı... (Doğan Kitap, 0212 246 52 07)