İnsanı ondan iyi kimse anlatamaz!

Yusuf Atılgan’ın bugüne kadar yazdığı tüm kitapları Can Yayınları’ndan tekrar basıldı. Bu vesileyle Yusuf Atılgan’ı yeniden hatırlamanın, yeniden okumanın, yeniden tanışmanın tam zamanı
 

İnsanı ondan iyi kimse anlatamaz!
Sinem DÖNMEZ/ snmdnmz@gmail.com

 
İnsanın o tedirgin, kimseye diyemediği hallerini ondan daha iyi anlatan bir yazar olduğunu sanmıyorum. Aklınızdan geçtiğini kimseye diyemediğiniz her şeyi. Bir sofrada çatalına tutunmanın nasıl bir şeye benzediğini ancak Yusuf Atılgan’ı okursanız anlarsınız. Bana kalırsa, insanın insan oluşunu daha iyi anlatan bir yazar daha yoktur.

Kitapların yeni baskılarını masama koyduğumda eve çok sevdiğim bir misafir gelmiş gibi hissetmemin nedeni, Yusuf Atılgan’ın okuduğum her cümlesinde kendisini tanıyormuşum sanmamdır muhtemelen. Yazdığı her mekanı, her insanı kırk kere görmüş kadar iyi canlandırırsınız gözünüzde.



Somut, bildik sıfatlarla tanımlar her şeyi. Belki de ondandır “Anayurt Oteli” deyince gözünüzün önünde sahici bir otelin canlanması. “Aylak Adam”ı okumuş her insan sinemadan her çıktığında ‘sinemadan çıkmış insan’ tespitini anımsıyordur, eminim. Hangi çatıda iki martı görsem öyküsü “Yük”ü hatırlarım. Yusuf Atılgan aklınıza kazınan ruh hallerini, olayları, bazı anları ne zaman tekrarı olsa defalarca aklınıza getirmeyi başaran nadir yazarlardandır.
 
 
Olmayanın peşinde olmak
 
 
Aylak Adam”ı yazarken kasabada, “Canistan”ı yazarken Moda’da şehrin göbeğinde oturur Yusuf Atılgan. Nerede değilse orada olmayı anlatır sanki. Aylaklığı da, “olmayanın peşinde olmak” diye tanımlar. Kendi adıma en çok öykülerini severim. Bir tavuğun, sarı bir köpeğin, bir martının ağzından dünyayı anlatır öykülerinde.



En sevdiğim yazarın tüm yazdıklarını yeniden okumama vesile olan bu olay açısından Can Yayınları’na müteşekkirim. Pek çok şeyi yeniden düşündüm, bazı şeyleri bambaşka bir şekilde algıladım okurken. Fransızca’da “L’appel du vide” diye bir deyim vardır, ‘boşluğun çağrısı’ olarak Türkçe’ye çevirebiliriz. İnsanın birdenbire kendini öldürüverme hissi tarafından çağırılması diye kısaca tasvir edebiliriz, uzunu bambaşka bir yazının konusu olur. Yusuf Atılgan’ın kitaplarını bu vesileyle tekrar okuduğumda bu geldi aklıma. “Bodur Minareden Öte” adlı öyküsünde kahraman, “kendini öldürmeye karar verenler yaşamı en çok sevenlerdir” der. Kahramanlarının sık sık boşluğun çağrısına kapıldıklarını düşündüm.




İnsanın insan oluşunu daha iyi anlatan bir yazar olduğunu düşünmüyorum. İnsanın kendi kuytularına bu kadar yabancılaşırken, bu kadar ruhuna yakın bir yerden anlatması beni hep hayran bırakmıştır kendisine. Cinselliği mesela onun kadar çayın suyu kaynıyormuş misali anlatamaz kimse. Basit, insanın kendisi kadar basit. İnsanın basitliğini, aleladeliğini, birbirimizden aslında bir farkımız olmayışını anlatır. “Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna kadar sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik” der. Bir yatakta bile yalnız olamayışımız bu kadar yalın anlatılabilir mi? Bir evin içinde oturmuş sigara üstüne sigara yakarken, cebimizde bir anahtar şıngırdarken oluşan ruh halini, bitmez tükenmez merakını, ikiyüzlülüğünü, küçük hesaplarını insan ruhunu ezberlemiş gibi yazar.
 
Karakterlerini tanıyor gibi…
 
“Aylak Adam”da mesela, bir kitabı okurken C. “Hiç mi çişi gelmedi” diye sorar, gerçekten de Yusuf Atılgan’ın tüm karakterlerini tanıyor gibi bilmenin sırrı bize onların insan yanını dosdoğru anlatmasıdır belki de. Sevişirler, sevmek, en çok sevilmek isterler, çişe giderler, basamakları sayarlar, bir şeye içlenir, bozulurlar, hep içlerine atarlar. Kendi kendilerine konuşurlar. Söylenirler, uyumsuzlardır, dünyanın ayrık otlarıdır onlar. Karıncaların çıkmasını beklerler, palto giymeyi ilk bıraktıkları günü ezberlerler.
 

“Şehrin sokak adlarını toplayacak, bunlar üstüne düşünecektim” der Aylak Adam. Yusuf Atılgan da meğer sokak adlarına meraklıymış çok. Çok yürür, yemek yemeyi çok severmiş. “Anayurt Oteli”ni yazarken, Manisa’daki Anavatan Oteli’nden esinlenmiştir. Gerçekten de bir Zebercet varmış o otelde üstelik. Yusuf Atılgan tüm yazdıklarında tarihi arka plana alırken, karakterlerinin psikolojisini veya alelade bir anı anlatırmış gibi yaparak, toplumu, değişimi anlatır. 6-7 Eylül Olayları da geçer, Tanzimat Fermanı da ilan edilir, Cumhuriyet kurulur, savaşlar başlar, biter. 
 
Karakterlerin sahiciliği
 
Kentin de, kasabanın da köyün de kendilerine has iç sıkıntısını, kadının, çocuğun, erkeğin, hayvanın ruhunu, ciğerini bilirmiş gibi; hayranlık duyulacak kadar yalın ve gerçek bir şekilde aktarır. Sevgiye açlığı ve sevgisizliği, güvensizliği, kimsenin bir türlü birbirine güvenememesini tüm öykülerinde ve romanlarında hissettirir. Türkiye’de insanların birbirine hiç güvenmediğiyle ilgili bir araştırma yayınlanmıştı, Yusuf Atılgan, bu araştırmadan çok önce anlatmıştır bunu. İnsanın karanlık yanını da sakınmadan, utanmadan geçirir okura. Zebercet’in hiçbir yaptığından pişmanlık duyduğunu hissetmezsiniz. Kendiyle dünya arasında sıkışıp kalmış Zebercet’in yakıcı bir duyarsızlıkla kaplıdır sanki içi. Zebercet’i böylesine unutulmaz kılan da tam da bu sahiciliğidir.
 
Yusuf Atılgan’ın okumadığım bir şeyi kalsın diye “Canistan”ı okumamıştım. Bu vesileyle onu da okumuş oldum. Belki de bitirebilseydi en çok “Canistan”dan konuşurduk. Yazdığı temaları, insana dair küçük detayları yine büyük bir ustalıkla anlattığı romanına çalışırken bir 9 Ekim günü 1989’da hayata veda etti Yusuf Atılgan. Yusuf Atılgan’la ilgili yazdığım yazıyı bitirirken günlerden 9 Ekim, yani dünyadan gittiği gün olması da tuhaf bir tesadüfün anısı olarak kalacak bende. Eğer okumadıysanız Yusuf Atılgan’la tanışmanın, okuduysanız yeniden okumanın tam zamanıdır.