Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

İran'a karşı PKK pazarlığı...

Salı, 29 Haziran 2010 - 05:00

Burnuma garip kokular geliyor. Üstelik, neden olmasın? Eğer Washington, İran konusunda Türkiye’nin tutum değiştirmesini istiyorsa ve bunu gerçekleştirmek için Ankara’ya birkaç ders vermeyi planlıyorsa... Bu planlar içinde PKK’ya destek ve Ermeni soykırım iddialarına Kongre’nin kapılarını açmak varsa...

Türkiye neden ön almasın?

İşler bu noktaya gelmeden, neden masadaki yerleri değiştirip, “Verin bana PKK’yı, ben de size İran’ı vereyim” demesin? Böyle bir pazarlığı kimse duymaz. Washington ile Erbil, isterlerse birlikte harekete geçerler, Türkiye’nin de katılacağı bir planlamayla PKK’nın kolunu kanadını kırabilirler. Karşılığında da bir şeyler beklerler. Bu “bir şeyler”den biri, Türkiye’nin Kürt sorununda önemli ve çok daha cesur adımlar atması, diğeri Ermenistan protokollerinin TBMM’den geçirilmesi, bir başka beklenti de Ankara’nın İran ile ilgili tutumunu değiştirmesi olabilir! Türkiye “Ben, Kürt vatandaşlarına verdiğimi verdim, daha fazlası beni bozar” diyebilir, İran konusunda da “Biz verdiğimiz sözü tutan, namuslu ve gururlu bir ülkeyiz. İran’ı, PKK karşılığında satmayız” diyebilir...

O zaman da, PKK bölgede istediği gibi at koşturur, terörün önü alınamaz, sözde Ermeni soykırımının kabullenilmesi, uluslararası alanda daha da yaygınlaşır vs... vs...

Uluslararası pazarlıklar böyle yapılır. Kimse konuşmaz, kimse bilmez, ancak sessizce sonuçlandırılır. İleride bir bakarsınız bambaşka bir manzara ile karşı karşıya kalırsınız.

PKK, hem bize hem kendine kaybettiriyor

İsterseniz gelin durumu biraz daha ayrıntılı şekilde inceleyelim. Bakın PKK terörün şiddetini arttırdıkça, oynadığı oyunun kurallarını da nasıl zorluyor... AVRUPA’da, bundan birkaç yıl öncesine kadar, PKK’nın Güneydoğu’yu birbirine sokması, kanlı bir savaş yaşatması, ezilmiş Kürt halkının silahlı direnişi olarak görülüyordu. Bu örgüt, Kürt halkının haklarını savunan, bu arada da karşısına çıkan Türk güvenlik güçleriyle çatışmak zorunda kalan direnişçiler(!) diye nitelenirdi. Komik, ancak böyleydi.

Bu manzarayı, bir yandan Türkiye’nin demokratikleşme yolunda attığı adımlar, ancak büyük oranda PKK’nın terör uygulamasındaki şiddeti arttırması değiştirdi.

Bugünkü durum çok farklı.

Eskiden, “terörist” kelimesini ağzına almayan Avrupa bugün PKK’yı açıkça terör örgütü olarak adlandırıyor.

Avrupa Parlamentosu, Rumların baskısına rağmen, PKK’yı terörden dolayı kınıyor.

PKK’nın yan kuruluşları, artık eskisi gibi para transferlerini, toplantılarını aynı kolaylıkla yapamıyor, sık sık sıkı bir denetimle karşı karşıya kalıyorlar.

PKK yöneticileri, eskisi gibi rahatlıkla seyahat edemiyor, oturma izni alamıyorlar. Terörü arttırdıkça da, bu kıskaç daha da kapanacak.

Washington (ABD) ile Erbil’in (Kuzey Irak Kürt Yönetimi) tutumları da, eskiye oranla çok daha farklı ve terör arttıkça bu iki bölgesel gücün baskıları artacaktır.

PKK, terörü şiddetlendirdikçe, kendi kendini yakma noktasına geliyor.

Türk-Kürt çatışmasını körüklüyor...

Bu arada, maalesef Türkiye de yanıyor. Terör arttıkça, Türk kamuoyu bileniyor. Sinirler geriliyor ve intikam hisleri yükseliyor.

30 yıldır, yaşananlara rağmen, bir iç sürtüşme çıkmadı, ancak artık her terör girişiminin toplumu daha da fazla gerdiğini görüyoruz. Tek bir kıvılcım, büyük bir yangını başlatabilir. Sonrasında da, bu yangını söndürmek imkansızlaşır.

Bu noktaya gelmemek için, atılması gereken adımları şimdiden planlamamız gerekiyor.

BDP’yi ötelemekten vazgeçelim...

PKK terörünün altında yatan birçok sorundan biri de “Muhatap kim olacak?” sorusudur. Kürt sorunu ve PKK terörünün çözümünü kimle konuşup çözeceğiz? Önümüzde üç aday var: Biri, İmralı’da yatan Abdullah Öcalan, Diğeri, nerede ve kim olduğu bilinmeyen PKK, sonuncu ve en doğru olanı da BDP. Ancak, gelin görün ki, BDP’nin kafası karışık. “Aman bana dokunmayın. Muhatap Öcalan ile PKK’dır” diyor ve kaçıyor. Anlaşılan, PKK kendi geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir pazarlığı bir başkasına bırakmak istemiyor. Türkiye’nin boğazına basıp, Öcalan’ı muhatap olarak kabul etmeye zorluyor. Eğer Ankara, “BDP önce PKK’yı terörist olarak suçlasın, sonra karşımıza çıksın” yaklaşımını devam ettirirse, korkarım ileride Öcalan ile baş başa kalabilir. BDP’yi yapamayacağı bir şeye itmek, sadece Türkiye’nin zaman kaybetmesi ve daha fazla insanın ölmesi anlamına gelmektedir. BDP de, artık sorumluluğunu yüklenmeli ve çözümün koordinasyonunu gerçekleştirmeli, Öcalan’ı ikna etmelidir.