İşsizliği yenmenin önündeki dört engel

Pazartesi, 31 Mayıs 2010 - 21:45

Türkiye, 2002-2007 arasında hızlı büyüme yaşadı. Buna rağmen işsizlikte ciddi bir iyileşme sağlayamadı. ‘İş yaratmayan büyüme’, bu dönemde Türk ekonomisine iyice yerleşti. 2008 ve 2009 yılları ise kriz nedeniyle ‘istihdam’ açısından iyice kötü geçti. Şimdi gözler, Başbakan’ın açıklamasıyla birlikte içinde bulunduğumuz yıla çevrildi. Acaba ortaya atılacak yeni strateji, işsizlik oranını, yüzde 14’ten yüzde 10’a çekebilecek mi?

Bana göre bu, söylendiği kadar kolay değil. İşsizliğin önünde önemli ve ‘katılaşan’ engeller var. Bunlar aşılmadan, gerçek bir ‘istihdam devrimi’ zor görünüyor. Sözünü ettiğim engelleri birkaç başlıkta toplamak mümkün:

1. Outsourcing (dış kaynak kullanımı) rüzgarı: Şirketler, giderek daha fazla, işlerini dışarıya, ikinci şirketlere aktarıyorlar. Bu, ana şirkette istihdam azalmasını beraberinde getiriyor. Taşeron şirket, verimli çalışmak ve kâr için daha az kişiyle, aynı işi yapmaya gayret ediyor. Büyük sanayi ve hizmet şirketlerinin son 10 yıllık çalışan sayılarına bakın, bunu göreceksiniz.

2. Daha az insanla çalışma alışkanlığı: 2001’deki krizde şirketler çok fazla kişiyi işten çıkarmak zorunda kaldılar. Bu, bazı şirketlerde derin yaralar açtı. Artık kimse o zorluğu yaşamak istemiyor ve eleman alırken iki defa düşünüyor. Capital500 ve İSO500’deki şirketlere baktım, siz de bakın... Birleşenler, otomotiv şirketleri ve hizmet sektöründekiler dışında, ciro artışına rağmen çalışan sayıları ya gerilemiş ya da yerinde saymış.

3. Türkiye’de ‘yeni ve büyük’ şirket kurulmuyor. Yabancılar da daha çok mevcutları satın alma yoluna gidiyor. Oysa, ABD’de, 500 büyük şirketin 100’den fazlası son 30 yılda kurulmuş. 1990’larda kurulup, bu listeye girenlerin sayısı da az değil. Türkiye’de ilk 500 şirketten 445’i 1990 yılı ve öncesinde kurulmuş.

4. Teknoloji, şirketleri daha verimli çalışmaya itiyor. 2000-2007 yılları arasında yapılan araştırma, dünyada verimlilik artışının yıllık ortalama yüzde 3.5 arasında olduğunu, ABD’de bunun yüzde 4.4’e ulaştığını ortaya koyuyor.

Türkiye’de de benzer veriler var. Üretimde 2005’i 100 olan verimlilik endeksi, 2009 yılının son çeyreğinde 118’e ulaşmış. 2009 yılının son çeyreğindeki verimlilik, bir önceki yılın aynı dönemine göre 17.8 oranında artmış. Aynı kişinin çok iş yapması, işvereni yeni işçi alma konusunda daha isteksiz yapabiliyor.

En kısa yol, aslında en uzun olanıdır!

POSTA’daki ve dergilerdeki görevim nedeniyle gençlerden epey mesaj alıyorum. Üniversitelilerden gelen mesajlar ağırlıklı olarak, gelecek ve kariyer planı oluşturma üzerine oluyor. Yazdıklarından, bir bölümünün çok kısa yoldan ve hızlıca ‘bir şeyler olmayı’ düşündüklerini görüyorum. Bu tip düşüncedeki gençlere, çeşitli kariyer örnekleri de vererek önerilerde bulunurum. Önümüzdeki günlerde gelecek mesajlara, Koç Holding’in eski CEO’su (üst yönetici) Bülent Bulgurlu’nun bir görüşünü de aktaracağım.

Acele etmek doğru mu?

Bulgurlu’nun bu görüşlerini, Koç’un ‘Bizden Haberler’ dergisinde okudum. Çok güzel bir deyişe de yer vererek görüşünü ortaya koyan Bulgurlu, şöyle diyor:

“Eski bir deyişe göre bir işin en kısa ve doğru yolu, en uzun yolu yürümekmiş. Ben de kariyerimde sürekli en sağlam ve doğru olan yolu, bazen en uzun yolu tercih ettim. Genç çalışanlarımıza da sabırlı olmalarını, doğru ve uzun vadeli olan yolu tercih etmelerini tavsiye ediyorum.”

‘En uzun yolu yürümenin, aslında en kısa yol olduğu’ şeklindeki Anadolu deyişi, gençler ve yeni mezunlar için çoğu zaman bir şey ifade etmiyor. Yeni işe aldıklarımız ve birlikte çalıştığımız arkadaşlarda da ‘ne zaman’ sorusuyla çok sık karşılaşıyoruz. ‘Ne zaman olacağım’ sorusuna, kesin yanıt alamayanlar, hemen yeni bir iş için arayışa geçiyor. Bakıyorsunuz, 10 yıllık birinin CV’si, 10 ayrı iş deneyimi ile doluyor. Siz ‘kısa yol’ buldum diye düşünürken, aynı anda işe başladığınız arkadaşınız, hedefine daha önce varmış olabiliyor.

Şevket Sabancı’nın ilginç önlemi

Son günlerde CHP’nin eski lideri Deniz Baykal’ın görüntüleri konuşuluyor. Herkeste bir tedirginlik var. Sürekli yeni kasetler, görüntüler ortaya çıkıyor. Dinlenme ya da kamera tuzakları, sadece siyasilerde değil, iş dünyasında da tedirginlik yaratıyor. Bu tedirginliği birkaç ay önce söyleşi yaptığım Esas Holding’in başkanı Şevket Sabancı’da da görmüştüm. Sohbet sırasında konu, teknolojiye yakınlığına ve teknolojiye yatırım yapmalara geldiğinde şunları söylemişti: “Ben bilgisayar ya da e-mail kullanmam. E-mail gidip, gelir ama kendim kullanmam.”

Beni esas şaşırtan yanıt ise cep telefonu konusunda olmuştu. Şevket Sabancı, “Cep telefonu kullanmıyorum” diye devam etmiş ve gerekçesini şöyle açıklamıştı:

“Eşim kullanır, ben cep telefonu taşımam. Şoförümde, korumamda vardır, ihtiyaç olunca onlardan yararlanırız. Bu da bana baştan beri tavsiye edilen bir şeydir. Ancak, sağlıkla ilgisi yoktur. Dediler ki, öyle arayanlar olur, beklemediğin anda, beklemediğin rahatsızlıklara uğrarsın. Bir yerden öğrenirler, sonra bunlar seni dinlerler. Yıllar önce bir İngiliz dostlarım bana, “Aman e-mail’lere dikkat et diye uyarmışlardı. Yani dış dünya beni uyardı. Kendi kendime yaratmadım bunları... Şu anda cep telefonu ya da e-mail kullanmamanın rahatsızlığını da duymuyorum.”