Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

İstanbul için 1001 hippi

Pazar, 07 Şubat 2010 - 05:00

İstanbul aşığı bir İsviçreli Jinnah Komatsu. O kadar ki, İstanbul’a gelmek onun için -kendi ifadesiyle- evine dönmek anlamını taşıyor. İstanbul’un çok kültürlü karakterinde kendini çok rahat hissettiğini söylüyor. ‘Şehrin önceden kestirilemeyen karakteri, kontrastların yakınlığı, milyonlarca insan ve ev arasında kaybolma duygusundan çok hoşlanıyorum’ diyor.
Çocukluğundan beri Doğu toplumlarına hayran olduğunu söyleyen Komatsu, daha önce Tacikistan ve Kosova ile ilgili röportaj çekimleri yapmış. Şimdilerde ise İstanbul’la ilgili bir film çekmeye hazırlanıyor. Bağımsız bir sinema projesi olarak çekilecek filmde oyuncuları değil, sıradan insanları oynatmayı amaçlıyor.
Filmin adı ‘İstanbul İçin 1001 Hippi’. Baş karakterler hippiler olacak ama Komatsu, filmi için müzisyen, sanatçı, küçük esnaf, perdeci, vampir ve disko yıldızları da arıyor. Komedi ve dramada yetenekli Türkler’i beklediğini, ilgilenenlerin ‘facebook’taki grubuna üye olabileceklerini belirtiyor.
Hazır, İstanbul da kültür başkenti olmuşken, insan ‘Bağımsız projeler de kültür başkenti kapsamında destek görebilmeli’ diye düşünüyor.
Ne yani, kültür ve sanat ille de resmi kaynaklardan mı akacak? İlle de tepeden mi beslenecek?
Bağımsız projesi olanlar da biraz destek görse, İstanbul çok daha zengin bir kültür başkenti olmaz mı?

‘Ezel’ kapanı
Cümle alem ‘Ezel’ kapanına yakalanmış durumdayız. Nasıl yakalanmayalım ki? Bir kere oyuncular çok başarılı. Favorim, ‘Kerpeten Ali’yi oynayan Barış Falay, ondan sonra ‘Tefo’ yani Sarp Akkaya. ‘Ramiz Dayı’yı canlandıran Tuncel Kurtiz zaten bir efsane. Kötü adam ‘Serdar’, yılların Salih Kalyon’u, çizdiği karakterle döktürüyor.
Esas oğlanla esas kızımız yakışıklı, güzel. Hikaye sağlam. Aksiyon üst düzeyde. Yok öyle dakikalarca bakışmalar, süzmeler, süzülmeler. Her bölüm başlı başına bir ‘film’ niteliğinde. Heyecan hep dorukta.
Dizilerde sürekli görmeye alıştığımız ‘konakta yaşayan kalabalık aile’ ile ‘taşra ve modern dünya çelişkisi’nden beslenmeyen, ‘aşağıdakiler ve yukarıdakiler’ çatışmasından yola çıkmayan, farklı bir hikaye var burada. ‘Kaybedenler’in hikayesi var aslında.
Dizinin bir başka önemli özelliği ise diğer dizilerin ayırdığı kadın ve erkek izleyiciyi bir araya getirmesi. Oscar Wilde’dan Ömer Hayyam’a kadar uzanan edebi ve şiirsel göndermeleri de cabası.
Umarım bu çizgide kalmayı başarırlar ve birbirinin tekrarı gibi duran dizilere ilham vermeyi başarırlar.

Melankolik Ev kadını Madonna
Madonna ev kadını olsaydı, herhalde böyle bir ev kadını olurdu. Bir yandan bulaşık yıkayıp bir yandan söylenen; çamaşır ipine astığı dantelli korsesini kışkırtıcı biçimde koklayan; tezgah üstüne oturup spagetti yiyen; göğüs dekoltesini cömertçe sergileyen bluzlar giyen; melankolik bakışlı bir kadın...
Dolce&Gabbana, 2010 bahar koleksiyonunu tanıtmak için Madonna’yı boşuna seçmedi. Ünlü fotoğrafçı Steven Klein’ın, Madonna’yı Fellini filmlerinden fırlamış İtalyan bir ev kadınına dönüştüreceğinden şüpheleri yoktu.
II. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da ortaya çıkan sinema akımı İtalyan Neorealizm’ine gönderme yapan bu siyahbeyaz fotoğraflar, Dolce&Gabbana’nın İtalyan köklerine döndüğünün işareti. 50’li yılların modası ve daracık korseler de yeniden keşfediliyor sanki.
‘Kim bu profile cuk otururdu?’ diye düşünecek olursak, çoğumuzun aklına Monica Belluci ya da Penelope Cruz gibi bir isim gelirdi. Ama marifet Madonna’dan bir İtalyan ev kadını yaratmak tabii.
Bu fotoğraflar yeni bir moda akımının öncüsü olacak ve imaj değişikliği yapmak isteyenlere epey bir ilham verecek gibi...

Kadınların halinden kadın yönetmen anlar
‘İlişki Durumu: Karışık’ filmine giderken, filmin yönetmeninin Nancy Meyers olduğunu bilmiyordum. Zaten Nancy Meyers’i de tanımıyordum. Benim için esas olan Meryl Streep’ti. ‘Bu kadının oynadığı her filme gidilir’den yola çıkmıştım. Şimdilerde bu düşünceme ‘Nancy Meyers’in çektiği her filme gidilir’i de ekledim.
Filmi o kadar beğendim ki, sonrasında internette bir araştırma yaparken, filmin senaristi ve yönetmeni Nancy Meyers’in ‘Kadınlar Ne İster’ filminin de yönetmeni olduğunu; ‘Tatil’ ve ‘Aşkta Her şey Mümkün’ filmlerinin de hem senaristi hem yönetmeni olduğunu öğrendim. Bu filmlerin hepsini de, romantik komedinin ‘bayık’ ve ‘geyik’ olmayan örnekleri olduğu için sevmiştim.
Nancy Meyers, kadın olmanın avantajını kullanarak kadınlara hitap eden filmler yapıyor. Ama bunu yaparken asla soap opera tarzına kaçmıyor, aksine filmlerinde son derece gerçekçi öğeleri kullanıyor, hatta kimi zaman ‘beklenen mutlu son’a bile itibar etmiyor.
Meyers, aşk, ilişkiler, evlilik, boşanma, yaşlanma gibi konuları gelenekselcilikten uzaklaşarak, esprili ve güncel bir dille anlatıyor. Ruhumuza iyi gelen, çok keyifli filmler yapıyor.
Sözün özü, kadının halinden yine kadın anlıyor.