Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

İstanbul'un iki yüzü var

Pazar, 17 Ocak 2010 - 05:00

Cumartesi günü İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle olağanüstü bir gün yaşadı. Tabii ki ben size neler yaşandığını yazabilme noktasında değilim, televizyondan izlemiş olacaksınız. Ancak paylaşmak istediğim noktalar var: İstanbul’un 7 tepesinde 7 ayrı etkinlik yapılacağı ve dolayısıyla bazı yolların kapatılacağı öğrenildiği andan itibaren iki ayrı görüş dile getirildi: “Eyvah, cumartesi günü evden çıkmamak lazım, ortalık birbirine girecek!” Ya da “Harika, bize en yakın olan şuraya gidip seyredelim!” Arkadaşlar İstanbullu olmak işte böyle bir şey, evden çıkıp kenti yaşamak, katılmak! Yok bu kentte sadece çalışacak, okuyacak, alışveriş yapmak için evden dışarı çıkacaksanız, o kadar zahmete değmez ki, daha kolay yaşanan bir kente taşınsanıza! Orada da evde oturup televizyon seyredebilir ve işinizle eviniz arasında gidip gelebilirsiniz. İstanbul gibi çılgın bir metropolde yaşamanın nedeni, bu kentin size sunduğu güzelliklerden, faydalanabileceğiniz her şeyinden faydalanmak. Ha, bu kolay mı? Tabii ki değil! Ben de kara kara düşünüyorum, oradan oraya nasıl gideceğimi! Cuma akşamı, Mecidiyeköy’den Harbiye’ye tam iki saatte gittim! Yürüseydim, taş çatlasa yarım saat sürerdi. Basiretim bağlandı, kendi aracımdaydım. Caddenin ortasında bırakamazdım ya! Bir başka çılgınlığı da cumartesi sabah erken saatlerde yaşadım. Avrupa yakasından karşıya geçeceğim.Yollar boş ya, sürücüler iyice abartıyor! Köprüyü geçtim, biri neredeyse tamponuma yapıştı, ben de az değil, 90’la gidiyorum! “Yapışma” diye işaret edip sağ şerite geçtim, aman Allahım, sen misin adamı kızdıran! Önüme geçip ani fren yapmalar, yolun ortasında durmaya kalkmalar, el kol parmak işaretleri, bütün trafiği alt üst etmeler. Hani silahı olsa çekip vuracak. Deneyimli olmasam, o patırtıda kesin kaza yapardım, ama plakasını alamadım. O manyaktan kurtuldum derken dönüşte bu kez köprünün ortasında başka biri yine ensemde. Köprü üstünde kaçla gidebilirim? 90 km’yle gidiyorum ve adamın tampon tampon gitmesinden kurtulamıyorum! Köprüyü geçer geçmez, şerit değiştirip bu kez plakasını kaydedebiliyorum: 34 GG5118! Geçenlerde bir başka serseri bir başka meslektaşımı aracından indirip, saçından sürükleyip tekmelemiş. Yok mu bizi bu şehir eşkiyalarından kurtaracak bir polis teşkilatı? Bütün güvenlik de Ergenekon peşinde değil ya? Evet, metropolde yaşamak böyle bir şey, hem çok güzel, hem çok tehlikeli!

Kim etik, kim değil?
İsrail’le yaşanan diplomasi krizinde medyanın adı çok geçti. Doğal, çünkü kriz de bir medya mensubuyla İsrailli bakan yardımcısının İbranice konuşmasıyla çıktı. Türk basını krizde hep bir ağızdan İsrail’i topa tuttu. Hatta bu birlik ve beraberlik ortamından ötürü başbakandan aferin bile aldı. Ama kimi köşe yazarları veryansın büyükelçiyi de harcadı, söylemedik laf, oynatmadık kalem bırakmadı. Oysa daha ilk ağızdan ne olup bittiğini bilmiyorduk! Büyükelçi Oğuz Çelikkol, dün görev için Ankara’ya geldi ve ilk kez Türk gazetecilere olan biteni anlattı. Görüşme öncesi nezaketle karşılanmış, kapı önünde sadece bir dakika beklemişti. İlk kez değil, her hareketinde kameralar tarafından izleniyordu, bunda bir farklılık görmemişti. Odadaki kanapeye, müsteşarla birlikte kendisi gidip oturmuştu. Bakan yardımcısı karşılarken ve geçirirken elini sıkmıştı. Masada bayrak olmaması, heyetler arası görüşme olmadığı için olağan bir durumdu. Yani ortadaki tek kriz, Bakan yardımcısının İsrailli gazeteciye İbranice söylediği sözlerdeydi. Ve bunu da anlamasına imkan yoktu. Krizi, İsrailli gazetecilerin daha sonra kendisine soru yöneltmeleriyle öğrenmiş, üstelik her adımda İsrail medyası kendisinden hep bilgi alarak olayı namusuyla yansıtmıştı. Yani kusura bakmayın ama etik olmayan Türk medyasının köşecileriydi, bilmeden, araştırmadan, kulaktan dolma bilgilerle büyükelçiyi infaz edip, halkın duygularını gıdıklayarak reyting arttıranlar! Hep yaptıkları gibi…