Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

İyi şeyler de oluyormuş!

Pazar, 08 Kasım 2009 - 05:00

Alışmışız ya Türkiye’yle ilgili genelde olumsuz yorumlar yapılmasına, arada iyi şeyler duyunca şaşırıyoruz.
Ünlü siyaset bilimci-yazar Noam Chomsky, Avrupa’da verdiği seminerlerde, Türkiye’nin, bölgesinde önemli bir bağımsız güç olabileceğinden bahsediyor. Bu iddiasını, en çok da Türkiye’nin 2003’te halkını dinleyerek ABD’nin Irak işgaline katılmamasına dayandırıyor.
Vatandaşlarının büyük çoğunluğu işgale karşı olduğu halde İspanya ve İtalya’nın aynı cesareti gösteremediğini, bu anlamda Türkiye’nin bu iki ülkeden daha demokratik olduğunu söylüyor. AB’nin bizi üyeliğe kabul etmeyecek kadar ırkçı olduğunu da eklemeden geçmiyor.
Bağımsız bir güç olma potansiyeli güzel bir yorum tabii. Ama bir o kadar hassas bir konu. Öyle ki, ne Batı’ya tamamen sırtınızı çevirip Batı karşıtı bir cephede ittifak olacaksınız, ne de tamamen Batı’ya kilitlenip, geri kalanı es geçeceksiniz.
Türkiye, konumu gereği, ince bir çizgi üstünde durmak zorunda. Eğer bu çizgide dengede durmayı başarırsa ne ala. İttifak ya da ihtilaf olmak için değil, doğruluğuna inandığı için kararlarını uygulayan bir Türkiye’nin önemli bir bağımsız güç olma ihtimali çok uzak değil aslında

Annelerin işi zor
Son zamanlarda en çok duyduğum soru: ‘Çocuğunuza domuz gribi aşısı yaptıracak mısınız?’. Öğrencilerin tabiriyle ‘kazık soru’. Yaptıracak mıyım? Bilmiyorum. Pek çoklarının olduğu gibi benim de kafam karışık. Bir yandan her gün internette okuduğumuz ‘domuz gribi aşısının olası yan etkileri’ tehlikesi ve ‘bilinmezliği’, öte yandan uzmanların ‘Mutasyona uğramış virüse aşı da fayda etmez’ görüşleri, bir diğer yandan da her gün gazete ve televizyonlardan takip ettiğimiz domuz gribi kaynaklı ölüm haberleri.
Yaptırsak bir dert, yaptırmasak ayrı dert. Ellerimizde ‘Pürel’ler, ‘Aman oraya dokunma, aman şunu elleme’ diye koşturuyoruz çocukların peşinden. Kalabalık yerlere gitmeye, insan içine karışmaya korkar olduk. Her hapşıran tıksırana ‘Acaba Domuz Gribi mi?’ diye şüpheyle bakmaya başladık.
Ama böyle yaşanmaz. Koca bir kış böyle geçmez. Hoş, yaz gelince de bitmiyor ki dertler, bu kez de ‘kene’ paranoyası başlar, ne bahçe keyfi kalır, ne de piknik. Anne olmak zaten yeterince ‘hastalıklı’ bir ruh hali yaratmıyormuş gibi, bir de üstüne bu korkular eklenince iyice delirdik.
Ama diyorum ya, böyle yaşanmaz. Önümüzdeki yıllarda daha neler neler çıkacak bilinmez. O yüzden biraz rahatlamalı, korku üzerine değil, tedbir üzerine odaklanmalı. Hastalık üzerine değil, bağışıklık sistemini güçlendirme üzerine kafa yormalı. Çocukları ballı, sütlü kahvaltılarla, bol meyve, badem, yoğurtla besleyip, sebze çorbalarına biraz taze zencefil, meyve çaylarına karanfil ekleyerek, vitamin ve ekinezyayla takviye yaparak, hayatın içine karıştırmalıyız.
Korkarak hayatı kendimize ve çocuğumuza zehir etmek yerine ‘tedbirli’ ve ‘takviyeli’ bir şekilde hareket ederek modern zamanların yeni yaşam koşullarına uyum sağlamayı denemeliyiz.

Biz niye animasyon film yapmıyoruz?

Kemal Sunal’ın yüzlerce kez yayınlanmasına rağmen halen izlenme rekorları kıran filmleri çizgi filme dönüştürülecekmiş. ‘İnek Şaban’ başlığı altında çekilecek çizgi fimleri, Maltepe Üniversitesi ve bir Alman animasyon şirketi beraber hazırlayacaklarmış.
Kemal Sunal filmlerine hepimiz bayılıyoruz. İyi, hoş da, Sunal’ın filmlerini animasyona yamamak ne kadar doğru bir çaba? Bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmemekle birlikte, ‘Biz neden animasyon film yapamıyoruz?’ sorusu geliyor aklıma.
Dünyada çok iyi animasyon filmler yapılıyor. Ciddi de seyirci kitlesi buluyor, hatta izlenme rekorları kırıyor bu filmler. Madem sinemamızın geliştiğini, önemli bir ilerleme kaydettiğini söylüyoruz, madem Türk sineması açısından son derece verimli bir dönem geçiriyoruz, biz niye orijinal animasyon filmler yapmıyoruz?
Bugüne kadar devletin, belediyelerin, kamu kurumlarının yaptırdığı animasyon filmleri gördük. Hepsi de Cin Ali seviyesinde. Hazır sinemamız gelişiyorken, yepyeni kurgularla, orijinal ve iddialı animasyon filmler için kollar sıvansa çok daha yerinde olur aslında.

HAFTANIN NOTLARI

Somali’de kendisinden 95 yaş küçük bir kızla evlenen 112 yaşındaki Ahmed Mohammed Dhore, 17 yaşındaki eşine aşık olduğunu söyleyerek ‘Ona hiçbir genç erkeğin veremeyeceği kadar aşk verebileceğime inanıyorum’ demiş. (Amanın beterin beteri varmış! Halis Ağa az bile yapmış. Demek ki bizim 70’lik dedeler evlendirme programlarına çıkıp 25’lik hanımlara talip olduğunda çok da şaşırmamak gerekiyormuş. ‘Erkek milleti’ hakikaten de her yerde aynıymış!)

Kısa bir süre önce annesi rahatsızlanan, ardından da babasının rahatsızlığı ile sarsılan Ebru Gündeş ‘Babamın ve annemin rahatsızlığı beni çok üzdü. Bir gün çocuğum olursa, benim gibi büyümesini istemiyorum. Boşanmış bir ailenin çocuğu olmak zor. Çocuğumun benim yaşadığım şartlarda büyümemesi için elimden geleni yapacağım’ demiş. (Boşanmamış ama mutsuz bir ailenin çocuğu olmak da zor. Çocukları için boşanmadıklarını söyleyerek mutsuzluklarına çocuklarını ortak edenler aileler de var. Ayrı ya da birlikte, önemli olan çocuğa sevgi vermek, sağduyulu ve özenli davranmak. Anne-babası ayrılmış bir şekilde büyüyen çocukların sayılarının oldukça arttığı günümüzde Gündeş gibi konuşmak ne kadar doğru?)