Kadim Mezopotamya'ya yolculuk

Cumartesi, 23 Ağustos 2014 - 05:00

Ağustos’un ortasında Bodrum, Çeşme gibi tatil yerlerine gitmek varken ben büyük bir heyecanla soluğu Güneydoğu’da aldım. Amacım Mezopotamya’nın kadim uygarlıklarını sadece gezerek değil, arkeolojik kazılara katılarak da keşfetmek. Bu müthiş deneyimi sizlerle paylaşmak bana büyük keyif verecek.

[[HAFTAYA]]

Masalcılar ve Nasra

 

Nine Yolculuğumuz Mardin’den başlıyor. Mardin daha önce de geldiğim, güzelliğine vurulduğum bir şehir. Ben oraya ‘masal şehri’ diyorum. Tüm gece, dolunayın aydınlattığı Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovalarına bakarak gerçek masalcılardan en kadim hikayeleri dinleme şansına erişen ender kişilerden olduk. Sabah uyanır uyanmaz soluğu Nasra Nine’nin evinde aldık. Nasra Nine (Nasra Çilli) 95 yaşında bir Süryani. Babadan kalan basmacılık sanatını devam ettiriyor. 150 yıllık ahşap kalıplar, 70 yıllık fırçalar ve kullandığı kök boyalarla patiska bezlere ruh üflüyor adeta. Yaptığı sanat hem bölgedeki hem de dünyanın dört bir yanındaki kiliseleri süslüyor.

Nusaybin’de hüzün kokusu

Nusaybin ismi Nasipler Kapısı anlamına gelen ‘Nasibeyn’den geliyor. Suriye için bir zamanlar nasipler kapısı olan Nusaybin artık onlara kapalı. Sınır kapıları açık olduğunda cıvıl cıvıl olan ilçenin iki yanı, şimdi ayrı düşmüş kardeşler gibi birbirine uzaktan, hüzünle bakıyor. İneklerini otlatan küçük bir çoban ve hemen arkasında uzanan mayın tarlasının görüntüsü içimize işliyor.

Beyaz Su-Gırnavaz

İlçenin en güzel oteline gidiyoruz. Yeni açılmış pırıl pırıl bir otel, Kasrı Serçehan. Bir kaç saat dinlenip akşam yemeği için Nusaybin’in en serin noktasına, Beyaz Su’daki Bahoz’un Yeri’ne atıyoruz kendimizi. Hava sıcaklığı Nusaybin’de 42 derece iken Beyaz Su’da 35... Közlenmiş cevizi ilk defa burada tadıyoruz ve keyiften uçarak otelimize dönüyoruz.Sabah 7:30’da kahvaltı bile yapmadan heyecanla bölgenin en ürkütücü yerini görmeye gidiyoruz: Gırnavaz. Ürkütücü olmasının sebebi adının ‘Cinlerin Mezarlığı’ olarak da bilinmesi. Kimsenin karanlık bastığında gitmeye cesaret edemediği bir yer. Hastalarına şifa arayanların uğrak yeri aynı zamanda. Burada iyiliğe hizmet eden cinlerin mirinin, yani prensinin yattığına inanılıyor. Tüylerimiz diken diken, ensemizde bir ürpertiyle ayrılıyoruz oradan.

Dicle’nin bağrı yanık kızı

Cizre, Cudi Dağı’nın yamacında, Dicle Nehri’nin narin dokunuşlarıyla hayat bulan bir şehir. Nuh’un gemisinin limanı, uzak diyar kervanlarının durağı, kimsesiz medeniyetlerin sığınıp büyüdüğü kent. Mem ile Zin’in aşkı kadar güçlü, Birca Belek Kalesi kadar azametli, düş kadar uzak, masal kadar gerçek yaşam öykülerinin ev sahibi; bağrı yanık Cizre. Her zerresinden tarih fışkırıyor Cizre’nin. İlçenin hareketliliği, Dicle’nin dinginliğine inat belki de.Mardin Müzesi Başkanlığı’nda müzeyi temsilen katılan Arkeolog Mesut Alp, Prof. Dr. Gülriz Kozbe’nin bilimsel danışmanlığı ve Şırnak Valiliği ile Cizre Kaymakamlığı’nın maddi desteği sayesinde yapılan kazıyı ziyaret etmek için sabahın 5’inde Dicle kenarındaki kazı bölgesinde alıyoruz soluğu. Arkeologların hakkı ödenmez. Hava bir kaç saat sonra 50 dereceyi bulacak, o yüzden sabaha karşı kazıya başlamaları gerekiyor. Kimi çapayla, kimi kürekle kazıyor, kazma vuramayacak kadar hassas bir yerde olan da süpürgeyle üstteki toprağı atıyor. Günler, aylar ve yıllar alıyor bir şeyi gün yüzüne çıkarmak. Kazdıkları alanın bazı bölümlerinde 30 santimetre üstü Selçuklu dönemine aitken, 30 santimetre altı Artuklu dönemine girebiliyor. O yüzden derine inmeden belli bir seviyede kazmak zorundalar, yoksa hepsi birbirine girebilir. Çıkan en küçük parçalar bile numaralandırılıyor ve poşetlenip kazı evine yollanıyor. Tek tek yap-bozun parçaları aranıyor, tarihleniyor, mümkünse birleştiriliyor. Çılgın bir iş fakat heyecanını anlatmaya kelimeler yetmez. Her çıkan eşyanın bir de hikayesi çıkıyor gün yüzüne. Sadece toprağa dokunmuyorlar, tarihe ve onların hikayelerine de dokunuyorlar. Kazı evinde her sorumuzu sıkılmadan yanıtlayan pırıl pırıl, gencecik arkeolog arkadaşlarıma bizi böyle bir serüvene şahit ettikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Bu özel geziyi bizim için daha da özel hale getiren danışmanımız Arkeolog Mesut Alp’in hakkı ise ödenmez.

Şahmaran bereket getirir

Yılanların kraliçesi Şahmaran’ın, hayatını kurtardığı insanın ihanetine uğradığı kadim hikayeyi duymuşsunuzdur. Hikaye; ihaneti, bilgeliği, iyiliği ve kötülüğü anlatır. Anadolu’da evlere asılan Şahmaran motifinin bolluk, bereket getirdiğine ve kötülükten koruduğuna inanılır. Mardin’in hangi köşesine gitseniz Şahmaran motifleriyle karşılaşırsınız ama bir Şahmaran ustasıyla tanışmak herkese nasip olmaz. Ebu Burak’ın yaptığı motiflerin eşsizliği, bir yaptığını bir daha yinelememesinden geliyor.

Mor Yakup Manastırı

1717 yıllık Mor Yakup Manastırı’nın kapısındayız... Burada yaşayan Süryani dostumuz Daniel’in ikram ettiği çayı içerken bir yandan da kendisinden Mor Yakup’u dinliyoruz. Manastırdaki kazı bu seneye kadar devam ediyormuş fakat ödenek bittiği için yarım kalmış. İsyan ediyoruz içimizden. Böylesi bir zenginliğin toprağın altında kalmasına nasıl izin veriyorlar acaba?.. 23 yılda tamamlanmış manastır, üniversite olarak hizmet vermiş yıllarca. Mor Yakup’un öğrencisi Mor Efrem ilk profesörüymüş bu okulun. Tıp, hukuk, astronomi, felsefe, mantık, geometri gibi dersler verilirmiş. İlk üniversitenin Harran’da olduğu söylense de burasının önce olduğu iddia ediliyor.

Selçuklu ve Artuklu dönemi kazıları

Mardin Müzesi Başkanlığı’nda müzeyi temsilen katılan Arkeolog Mesut Alp, Prof. Dr. Gülriz Kozbe’nin bilimsel danışmanlığı ve Şırnak Valiliği ile Cizre Kaymakamlığı’nın maddi desteği sayesinde yapılan kazıyı ziyaret etmek için sabahın 5’inde Dicle kenarındaki kazı bölgesinde alıyoruz soluğu. Arkeologların hakkı ödenmez. Hava bir kaç saat sonra 50 dereceyi bulacak, o yüzden sabaha karşı kazıya başlamaları gerekiyor. Kimi çapayla, kimi kürekle kazıyor, kazma vuramayacak kadar hassas bir yerde olan da süpürgeyle üstteki toprağı atıyor. Günler, aylar ve yıllar alıyor bir şeyi gün yüzüne çıkarmak. Kazdıkları alanın bazı bölümlerinde 30 santimetre üstü Selçuklu dönemine aitken, 30 santimetre altı Artuklu dönemine girebiliyor. O yüzden derine inmeden belli bir seviyede kazmak zorundalar, yoksa hepsi birbirine girebilir. Çıkan en küçük parçalar bile numaralandırılıyor ve poşetlenip kazı evine yollanıyor. Tek tek yap-bozun parçaları aranıyor, tarihleniyor, mümkünse birleştiriliyor. Çılgın bir iş fakat heyecanını anlatmaya kelimeler yetmez. Her çıkan eşyanın bir de hikayesi çıkıyor gün yüzüne. Sadece toprağa dokunmuyorlar, tarihe ve onların hikayelerine de dokunuyorlar. Kazı evinde her sorumuzu sıkılmadan yanıtlayan pırıl pırıl, gencecik arkeolog arkadaşlarıma bizi böyle bir serüvene şahit ettikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Bu özel geziyi bizim için daha da özel hale getiren danışmanımız Arkeolog Mesut Alp’in hakkı ise ödenmez.

Bunları mutlaka yapın

*Mardin’de eski yol üzerindeki esnaf lokantalarında Maria kebabı yiyin, Selçuk Kuyumcusu’nda Metin Ezilmez ustanın Bizans motifli takılarına göz atın ve Eski Çarşı’dan nazara karşı koruyucu hermel alın. 

* Midyat’ta Midyat Aile Çay Bahçesi’nin sabah kahvaltısını, acılı lahmacununu ve kuzu dolmasını tadın.

* Nusaybin’de Kasrı Serçehan Otel’in terasında akşam kahvesi için.

*Cizre’de Cudi ve Gabar Dağları’nın kesiştiği Kasrık Boğazı’nda et yiyin ve Dicle’nin kıyısında demli bir çay için.

* Tüm seyahatiniz boyunca Metin & Kemal Kahraman’n ‘Şahmaran’ adlı albümünü dinleyin.